18 Kasım 2012 Pazar

Ruhun Katmanları

Ruhumuzda katmanlar var ve bu katmanlar birbirine zıt fikirler taşıyabiliyor. Bazı durumlarda keskin bir şekilde “Şiddete hayır!” diyorken, bazı durumlarda şiddetin gerekliliğini kararlılıkla savunabiliyoruz. Acıdan hoşlanmadığımız kadar acıdan zevk alıyoruz. Mutluluğu çağırdığımız kadar mutlulukla hüzünleniyoruz. Gitmek istediğimiz kadar kalmayı seviyor, kaldığımız süre içerisinde gitmek arzusuyla yanıp tutuşuyoruz. Kendi ruhumuzun katmanlarını anlamaktan aciz olduğumuz için belki de, sürekli bir rahatsızlık hissiyle boğuşup duruyoruz. Daha vahim olanı ise bu rahatsızlık hissinin yokluğuyla oluşacak boşluğu nasıl kaldıracağımızı hiç ama hiç bilemiyoruz. 

Bu yazının giriş-gelişme-sonucu yok maalesef, dengesiz bir durumu hangi dengeyle anlatacağımı bilemediğimden mütevellit.

9 Kasım 2012 Cuma

Sonun Öncesi


Tereddütlü bir ses önce,
Düşer elinden ahize.
Arka plan kararır,
Yalnızca sen varsındır.

Nasıl olur toplanır,
Onca insan bir anda?
İçinden haykırılır,
Neredeydiniz zamanında?

Gözlerden akar yaş,
Etrafta bir telaş,
Sen ise aksine,
Yavaş yavaş.

Böylesine sessizlik,
Dokunur insanlara.
Teselli cümleleri,
Gelir arka arkaya.

Ne yaparım ben onsuz,
Demek etmez hiç fayda.
Ömür sürmez ki sonsuz,
Bir nefes var durağa.

Yalnız kalmak istersin,
Zaman dursun dilersin.
Tik-taklar sana inat,
Aman ne çalışkan saat!

Ölüm değil yok oluş,
Sadece bir kayboluş.
Giden geri dönmez amma,
Kalan, yarıştadır zamanla.

Hayatta onca emek,
Sonunda mutlak gerçek.
Son nefes olmasaydı,
Yaşamak anlamsızdı.


23/02/08
16.47

31 Ekim 2012 Çarşamba

Öbür Otobüsü Beklerken

Tüh, yetişemedim! Bir dakika daha erken çıkabilseydim evden ya da birazcık daha sıklaştırsaydım adımlarımı yetişecektim halbuki. Neyse, bunda da bir hayır vardır. Belki kaçırdığım otobüs kaza yapacak yolda, korunmuş oldum. Belki de otobüste nahoş bir olay yaşayacaktım. İyi oldu, iyi. Ya bomba koymuşlarsa otobüse? “Verilmiş sadakam varmış” derim artık. (...) Bir dakika ya! Ya bineceğim otobüste bu olasılıklar başıma gelirse? Bazen saniyeyle kaçar kurtulursun bir ihtimalden, bazen de resmen kovalarsın o ihtimali hiç fark etmeden. Hangi şıkkı işaretlemiş oldum ben şimdi? En iyisi C şıkkı: Sadece otobüsü kaçırmış olma durumu yani. Öbür otobüs gelince biner, sağ salim varırım gideceğim yere. Ne bir olay, ne bir şey. Sadece otobüsü kaçırdım. Telafi edebilirim. Koca hayatta hatırlanası bir yanı yok. Ne güzel kafanın rahat olması. Olayları akışına bırakmak. Kontrol etmemek. Akarsu üzerindeki saman çöpü taklidi yapmak. Kitabımı okuyayım bari öbür otobüs gelene kadar. Hem planladığımdan daha fazla zaman ayırmış olurum okumaya.

5 Ekim 2012 Cuma

SakinSu'ya Dair...


SakinSu en sakin ve en derinden aktığı zamanları yaşıyor. Bir dağın doruğundan aşağı doğru hızla akıyor. Aşındırma gücü oldukça fazla. Akarken yaşadıklarını da sürükleyip götürüyor bir yerlere. Bekliyor, dağdan inip bir ovada sessiz sakin bir hayat yaşamayı… Bekliyor, biriktirebildikleriyle mutlu olmayı… Bekliyor, denge profiline ulaşmayı… Bekliyor, bilinmeyeni...

Ova nerede? Ya da bir ova var mı? SakinSu’yun havzası açık mı, kapalı mı? Her su, denize ulaşmalı mı? Kurusa, bitse bir noktadan sonra… olmaz mı? Genelin umduğu, mutlu son olmak zorunda mı? Belki de, SakinSu buharlaşmak istiyor. Buharlaşıp bulutlara karışmayı; savrulmayı rüzgarla, başka yerlere yağmayı. SakinSu toprak kokusuna karışmak istiyor. Biliyor elbette: Her şeyin zamanı var. En güzel eylem, zamanında olandır. SakinSu önce akacak deli gibi, çoğalacak, kazandıkları olacak, kaybettikleri artacak. Dağlar, ovalar görüp tanıyacak zıtlıkları. Eleştirecek biraz, ama gelişecek.

Bir gün, güneş ısıtacak onu, buharlaşıp bulut olacak, rüzgar savuracak, düşecek bir yerlere gözyaşı taneleriyle… Bir gün, SakinSu, toprağın o güzel kokusunda bulacak kendini. SakinSu, tüm engelleri aşacak ve mutlu olacak… Sonsuza dek…


16/02/08
Cumartesi


17 Ağustos 2012 Cuma

M-U-T-L-U-L-U-K


Mutlu muyum? Mutlu olabilir miyim? Mutluluk "olunabilen" bir şey midir, yoksa insanın özünde hep mevcut olan gel-gitli bir his midir? Seçmeli bir duyguysa mutluluk, mutlu olmalı mıyım?

Mutluluk hangi zaman kipinde tanımlandığında anlamını daha çok doldurur? Şimdiki zaman mı, geçmiş zaman mı, gelecek zaman mı? Mutlu olduğunu hissetmek mi, bir zamanlar mutlu olduğunu hatırlamak mı, mutlu olacağını ümit etmek mi insanı daha mutlu eder?

Mutluluğun sorgulanarak algılanması mı mutluluğu daha çok hissettirir, sorgulanmadan yaşanması mı? Mutluluğun sebeplerinin sorgulanması üzüntünün sebeplerinin sorgulanması kadar doğal karşılanmalı mıdır? Karşılanmalıysa/karşılanmamalıysa nedenleri nelerdir?

Mutluluk nedir ve tüm bu soruların cevapları kime göre, neye göredir?

31 Temmuz 2012 Salı

"BIG BROTHER IS WATCHING YOU."

Son zamanlarda Orwell’in ve Huxley’in distopyalarını karşılaştıran birkaç makale okuma fırsatı buldum. Makalelerin ortak görüşü günümüz insanının yaşayışının Cesur Yeni Dünya’daki distopyaya daha yakın olduğu yönünde idi. Doğrudur, bize dayatılan robotumsu hayatı korkuyla değil, severek kabulleniyoruz. Elit sanılan hayatları yaşamak uğruna aynı tip kıyafetleri giyiyor, aynı model mobilyaları kullanıyor, aynı ortamlarda vakit geçiriyor ve genel olarak bundan bir rahatsızlık duymuyoruz. Böylesine bir telaşın içinde bireysel farkındalığımızı kavrayamıyor, hatta kendimizden ziyade başkalarının ne kadar “kendi” olduğu şüpheli olan profillerini ön planda tutmayı tercih ediyoruz.

Benim asıl değinmek istediğim nokta ise biraz farklı. 1984’ü okuduğumda romanın içinde bir kasvet hissetmiştim. Kısıtlanmışlık, bastırılmışlık ve belirsizlik kavramları her sayfada yazılı olan kelimelerden daha fazla göze çarpıyorlardı. 1984 de bir gelecek tahminiydi ve 2000’li yıllarda bence de gerçekleşmedi. Hemen hemen gerçekleşmedi.

1984’ün Big Brother’i, yani Büyük Birader’i benim için yalnızca Biri Bizi Gözetliyor yarışmasının teması olmadı, aynı zamanda insanoğlunun özgürlük dairesinin içinde yer alan ve bu dairenin içinde yer alması tanımının gereğince hiç kimseye bir zararı dokunmayacak olan bir takım düşünce ve eylemlerimizi kısıtlayan “gizil güç”ün de metaforu oldu.

Şöyle ki, -her zaman olmasa da- arada bir toplumdan sıyrılmak, minik aykırılıklar yapmak isteriz; ama yapmayız. Kendimize, görünen profilimize yakıştıramayıp da tenezzül etmemekten mi, çağın hastalığı olan tembellik bahanesinden mi , yoksa  varlığımızı bile savunamayacak kadar bilgisiz veyahut da korkak oluşumuzdan mıdır bilinmez, içimizdeki bir duygu bizi engeller ve biz hayatımızı suya sabuna dokunmadan devam ettiririz. Bu hissi tecrübe etmek bazen sadece bir saniye alır ve o bir saniye bana şunu düşündürür:

“Büyük Birader ölmedi,
içimizde yaşıyor.”

8 Haziran 2012 Cuma

Büyümek

Büyümek ne demek? Büyüyüp adam olmak, bir baltaya sap olmak…

Küçükken hep bir şeyleri sonraya erteledim; büyüyünceye. Çünkü büyükler mükemmeldi, her şeyi bilirlerdi, havalarından hiç ödün vermezlerdi, küçükleri himayelerine alırlar, korurlar, kollarlardı.

O günlerde büyük sayılanlar kadar büyüyünce aslında o kadar da büyük olunmadığını anlamak, mükemmel bir profil çizilmediğini, hatalar yapıldığını, kendinden küçük birinin sorumluluğu üstlenildiğinde onu koruyamayacağım diye endişelenildiğini bilmek…

Büyümek ne demek? Büyüyünce anlamak, büyüyünce yapmak…

Küçükken hep büyümek istedim. Kucakta gitmek yerine otobüs koltuğunda bir yerim olsun, yatma-kalkma saatlerime karışılmasın, misafirlikte salonda kendi halimde oturmak istediğim halde hiç tanımadığım bir çocukla bir anda arkadaş olabileceğime inanılıp arka odaya gönderilmeyeyim istedim. Kendi kararlarımı verip, kararlarım doğrultusunda bir hayat yaşamak istedim.

Oysa büyümek, adam olmak değilmiş. Çünkü insan hiç kendini adam oldum diyecek kadar tatmin olmuş hissetmezmiş. Büyümek, anlamak değilmiş. Zira anladıkça anlayamadıklarıyla cebelleşirmiş. Büyümek, kendi başına karar verme yetisine sahip olmak da değilmiş. Şu sebeptenmiş ki, verilen her karar verilmiş başka kararların neticesiymiş.

Büyümek ne demek?

Büyümek, büyüyemediğini anlamak demek. Büyüdükçe küçüldüğünün farkına varmak demek. Küçüklüğünün tüm avantajlarını kullanıp hayatın tadını bu şekilde çıkarmak demek. Büyümek, büyümenin lûgat anlamının zıttı olan her şey demek.

Üç yüz altmış beş günde bir, iki haneli rakamın artmasına ters orantılı olan "büyüme"nin getirdiği yapay sıkıntıları derin bir nefesle rüzgarın gittiği yöne doğru üflemek demek, aslında büyümek.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Piramit

Ortaokulda benim yazı hayatımın yönlenmesinde çok büyük etkisi olduğunu düşündüğüm bir Türkçe öğretmenim vardı. Yazdırdığı kompozisyonları kendisi eleştirmeden önce sınıf arkadaşlarımızın eleştirmesini isterdi.

O güne kadar verilen konuları öylesine yazan ve arkadaşlarımın nasıl yazdıklarıyla pek de ilgilenmeyen ben, yazdığım her kelimenin başka beyinlerce nasıl karşılanacağını, kendimi nasıl müdafaa edeceğimi düşünerek yazmak zorunda hissetmeye başladım ve yazılanları duyduklarıma göre değil de bana hissettirdiklerine göre  eleştirmeyi öğrendim. Varlığımın farkında olmamın yeterli olduğunu düşünürken, varlığımın başkaları tarafından da fark edilmesinin gerekli olduğunu, çünkü bu dünyada tek başıma yaşamadığımı  idrak ettim.

Bu öğretmenimiz bir gün tahtaya bir piramit çizmişti. Piramidin en altını göstererek “insanların çoğunun piramidin bu noktasında olduğunu ve burada bulunmanın kayda değer  bir şey ifade etmediğini” söyledi. Sonra piramidin tepe noktasını işaretleyerek “gösterilen noktada olmanın yalnız kalmak anlamına geldiğini ve bunu tavsiye etmediğini” ifade etti. Son olarak, tepe noktasına yakın bir yere işaret koydu ve “olmamız gereken noktanın tam da orası olduğunu, böylece toplumda ön planda konumlanacağımızı, aynı zamanda da yalnız kalmayacağımızı” belirtti.

Yıllar geçti üzerinden. İşlediğimiz okuyalım-öğrenelim parçalarının büyük bölümünü unuttum gitti. Ama o gün tahtaya çizilen piramit benim hayattaki hedeflerimin simgesi haline geldi. O gün söylenen cümleleri sadece unutmamış olmak yeterli değil elbette. Harekete de geçmek lazım. Bir şeyler yapmak gerekli. Belki de bir eser bırakmalı geride kalanlara. Bunun için illa ki bir kitap yazmak şart değil ya da bir bina inşa etmek. Adımın milyonlar tarafından anılmasına da gerek yok, ölüm yıl dönümümde mezarıma çiçek bırakılmasına lüzum olmadığı gibi. Eser denilen şey bir nesne olmak zorunda değil. Güzel ahlak, birine öğretilen bir harf, bir kelime, bir cümle, bir iş, yaşamda edindiğimiz bir tecrübenin paylaşımı, yapıldıktan sonra unutulmuş bir iyilik… Bunların hepsi aslında birer eser, miras bırakılabilecek.

Hayatta hiçbir şeye zahmetsiz kavuşamıyoruz. Belli bir standarda erişebilmek için belirli bedeller ödüyoruz. Kaliteli bir yaşam, kaliteli bir beden, kaliteli bir düşünce, kaliteli bir aile, kaliteli bir eşya, hatta kaliteli bir ölüm. Hep tırnaklarımızla kazımamız gerekiyor. Kazıyabilenler çeşitli kategorilerde piramidin üst seviyelerini mesken edinmeye hak kazanıyorlar. Kazıyamayanlar bu çok da matah olmayan yazıya birkaç cümleyle bile dahil olamıyorlar.


14 Mayıs 2012 Pazartesi

Dünyamın Haritası

Okul öncesi/ilkokul dönemimde eski bir atlasım vardı aile büyüklerinden kalan. 70’li yıllarda basılmıştı ve içinde minik bir böcek ölüsü vardı, çok iyi hatırlıyorum. Ben çocuk beynimin fantastik algısıyla atlastaki haritaları, bayrakları inceler dururdum. Tüm o renk ve şekil cümbüşü beni hayal dünyamın derinlerine iteklerdi. Şimdilerde ise odamda asılı olan dünya haritasına bir bakış atmam, benim haritada bir nokta bile olamayan konumumdan soyutlanmama yetiyor.

 Hiç görmediğim yerlerde, hiç tanışmadığım ve belki de hiç tanışamayacağım insanların bulunduğunu, onların da sevinçleri ve üzüntüleri, farklı inanış ve adetleri, düşünce sistemleri, yaşam koşulları olduğunu bilmek –ve bazen de bilememek- karşılaştığım engellerde bireysel değil de evrensel düşünmem gerektiğini fark ettiriyor bana.

Bizim kendi sınırlarımız içinde tabu olarak değerlendirdiğimiz, ön yargılı yaklaşımımızdan dolayı konuşarak tartışamadığımız ya da böyle bir yöntemin var olduğunu aklımıza bile getiremediğimiz konular dünyanın başka yerindeki her hangi bir insan için sıradan ve doğal olarak tanımlanabiliyor. Biz ise aynı yerlerde dönüp dolaşıyor, belirli kavramlara takılıp kalıyor, aslında bir neticeye varamadığımızın farkında olmaksızın kısır düşüncelerimizin bizleri getirdiği son noktayı başarı diye isimlendirebiliyoruz.

Kendi dairemizin rahatsız edici olduğunu söylemiyorum. Kendi anlayışlarımızı hiçe saymıyorum. Ama tek bir düşünceye saplanıp kalmanın gelişmenin önündeki en büyük engel olduğunu bariz bir şekilde hissedebiliyorum. Kendi anlayışımızı başka anlayış baharatlarıyla harmanlayarak daha itidalli, daha kapsamlı ve hem kendimizle, hem de kendimiz dışındaki her şeyle daha barışçıl fikirleri ortaya koyabilmenin bizleri daha kaliteli birer birey haline getireceğine, daha kaliteli nesiller yetiştirmemizin önünü açacağına ve bu suretle daha dengeli bir ortamda nefes alacağımıza yürekten inanıyorum.

26 Şubat 2012 Pazar

Derinlere Yolculuk


''...Fırlamak yataktan koşmak altında yağmurun

istasyona koşmak

---- Sür kardeşim Makinist

götür beni oraya.”* 

“----Nereye?” Üzerimde kırmızı kapşonlu montum, bağcıklarını bağlaması bir dert olan botlarım, bağcıklarımı kolay bağlayabilmek için aldığım yarım parmaklı eldivenlerim vardı, bir de asık suratım. Her şey havanın durumuna uygundu.

“---Nereye?” Güzel soru. Öğretmenler de zor bir soru soracakları zaman “Çocuklar, şimdi de size güzel bir soru soracağım!” derler, öğrencilerin o soruyu kolay kolay cevaplayamayacaklarından emin bir ifadeyle.

“----Nereye?” Bir cevap vermem gerek. Bir cevap… Ama zor bir soru işte, güzel bir soru! Hemen cevaplanmaz ki! Hem... neden hep soru cümleleri cevaplanmak zorunda? Ve neden… neden bunu ben yapmak zorundayım? Al sana çelişki! Ben de bir soru sordum, bir cevaba ihtiyacım var ve ne yazık ki bunu cevaplaması gereken yine benim. Offf!

“----Nereye?” Tamam, nereye gitmek istiyorum? Güney Kutbu’na penguenlerle dansa mı? Kuzey Kutbu’na Eskimolar’la balık tutmaya mı? Ya Ekvator’un balta girmemiş ormanlarına bir yolculuk nasıl olurdu; börtü böcekten o kadar korkan ben için? Yoksaaa…

“----Nereye?” Birden başımı kaldırdım. Zayıf, uzun boylu makiniste “İstediğim her yere götürebilir misin?” diye sordum. “Uzaklara, çok uzaklara, Kaf Dağı’nın ardına bile giderim abla!” dedi. “Yok,” dedim, “benim gideceğim yer çok yakın, ama düşününce… bir o kadar da uzak. İçime gitmek istiyorum ben; ruhuma, ruhumun derinliklerine. Götürebilir misin beni?”. “Abla,” dedi makinist sıkıntılı bir tonlamayla, “götürürüm de, ruhuna giden yolu ben bilemem. Sen gösterirsen yolu, bak olur o zaman.” Gözlerimde oluşan soru işaretleri kısa bir zaman sonra kavislerini kaybetti ve iki-nokta-üst-üste’ye dönüştü. Tabii ya! Gözlerimi kapadım, ellerimi yumruk yapıp sıktım, “Gitmek istiyorum,” dedim, “ruhumun derinliklerine gitmek istiyorum!” Sonra açtım gözlerimi. Her şey gittikçe büyüyordu, yok yok, ben küçülüyordum. Bir girdap… her şey bulanık… sonra netleşti. Bir kapının önündeydim, sımsıkı kapalı görkemli bir kapı. Arkamı dönüp makiniste, yalnız devam edeceğimi, beni beklemesini söyledim. Kapıya uzattım elimi, kendime güvenim had safhadaydı; kapıyı yalnızca benim açabileceğimi biliyordum. Bir dokunuşumla gıcırtı eşliğinde açıldı o görkemli şey. Bir adım attım. İçerideydim. Kapıyı kapadım. Gökyüzüne baktım hemen, griydi. Bulutlar adeta kaybolmuştu o kararsızlığın içinde. Ürkek adımlarla ilerledim. Ürkekliğim bilinmeyenle karşılaşacağımdan değildi, her şeyi ben yaşamıştım ne de olsa. Ama dayanabilecek miydim, bunu sorguluyordum. İki-nokta birleşip hafif aşağıya doğru uzayarak virgül halini almıştı. Ben önümdeki dar yolu takip ettim. Dikenler vardı, engeller vardı. Yaşadığım her şeyi başa sararak canımı yakma pahasına da olsa ilerledim. Çünkü bu yol “ya şimdi, ya da hiç!”di benim için. “Şimdi!” dedim ve ilerledim, ilerledim…

            Neler yaşadım, neler gördüm o yollarda anlatmayacağım. Bu da benim sırrım. Kalem, yazan insanın en yakın dostudur ya, bir de en yakınındaki düşmandır. Yazmak, kendini açık etmektir. Ama yazan insanlar bu riski severler, aşık olurlar adeta. Yazmak hava gibidir onlar için; yazmak, su gibidir. Ama nokta koymayı da bilmeli insan; bazı şeyler gizli kalmalı. Bazı şeyler… yazılmamalı. Ama dönüş yolunu anlatabilirim:

            Yeteri kadar ilerlediğime kanaat getirince “Bu kadar!” dedim kendime. Bir rüzgar esti. Sonra her şey ilerledi, yok yok, ben geriye gidiyordum galiba; soğuk, yüzüme çarparken, ben geriye gidiyordum. Yolun başına, görkemli kapıya geldim yine. Rüzgardan dolayı akmaya başlayan burnumu sildim her zaman yanımda taşıdığım dört katlı super soft mendille. İleriye bakınca o dar sandığım yolun ne kadar geniş olduğunu gördüm. Dikenler ise, o kadar da fazla değildi aslında. Kafamı yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım; berrak maviydi. Bulutlar ise birer pamuk şekeri. Montumu, eldivenlerimi çıkardım. Gözlerimdeki uzantılar kaybolup birer noktaya dönüştü.

            Kapıyı açtım, dışarı çıktım. Sıkıca kilitledim kapıyı. Onca zamandır beni beklemekten helak olan zavallı makinistin içmiş olduğu sigaraların yere atılmış izmaritleri o sırada sayamayacağım kadar çoktu. Eh, ruhumun labirentinde doğru yolu bulmak zaman almıştı haliyle. Gülümseyerek “İşim bitti, geri dönelim!” dedim. “Atla, abla!” dedi. Yolu öğrenmişti makinist; çuf çuf sesleri eşliğinde önce her şey bulanıklaştı, sonra netleşti. “Borcum ne kadar?” diye sorunca “Sonunda gülümsedin ya, ödedin borcunu.” dedi. Teşekkür edip vedalaştım. Odama döndüm; şimdiki zamana döndüm. Önce önümdeki şiir kitabına, sonra da onun yanında duran kağıt tomarıma baktım. Gülümsedim ve teşekkür ettim tekrar, ruhumun derinliklerine olan yolculukta  bana eşlik eden makiniste; en yakın dostum ve en yakınımdaki düşmana.

            Onca yol gitmiştim ama yorgun değildim, sadece elim yorulmuştu biraz, doğrusu biraz da başım ağrıyordu. Aslında hep sandalyeme oturmuş halde yazı yazmıştım. Bir yanda şiir kitabım, öbür yanda kağıtlarım. Bazı yolculuklar yüreğin, beynin kalemle bağlantı kurmasıyla yapılır. Benimki de onlardan biriydi işte. Yapılması en zor olan yolculuğu sonunda cesaret edip gerçekleştirdim ya, artık kutuplar da, Ekvator da gidilmesi zor olan yerlere benzemiyorlar. Derinliklere gidebildim ya, artık her şey daha kolay, gökyüzü berrak mavi, bulutlar pamuk şekeri. Ben ise, bu renk şöleninin altında yaşayabildiğim için mutluyum. Mutluyum ben. Ben-çok-mutluyum.

           

01/10/2007

pazartesi

*: İki Sevda / Nazım Hikmet