2 Aralık 2010 Perşembe

Küçük Ben

Merhaba Küçük Ben!..

Aradan yıllar geçti seni görmeyeli... Belki de unutmuşsundur kendini... Ben de unutmuştum, ama ne zaman ki kalbim parçalara bölündü, seni; o masum beni hatırladım...Hayat ne kadar basitti sen 5-6 yaşlarındayken. Her gün anaokuluna gider oyun oynardın, şarkılar söylerdin... Oyuncak trafik lambaları vardı Metin Abi'nin yaptığı... Bisiklete biner araban varmış gibi davranırdın... Güzeldi o günler... Hayatı kocaman sanırdın, oysa sen büyüdükçe küçüldü hayat... Ben ise sıkışıp kaldım... İsterdim ki gene küçücük bir kız olayım, ileride nasıl olacağımı ayak parmaklarımın üzerine basıp boyumu uzatarak anlamaya çalışayım, saçlarımı iki yandan toplasın annem, artık kağıtları toplayıp yeniden kağıt yapayım, tek derdim oyundaki mızıkçı arkadaşlarım olsun... Gerçek olamaz artık, ama düşlemesi bile zevkli... Seni hatırlamak güzeldi...

“Kendine iyi bak!” diye bitirmek isterdim ama sen yoksun artık, senin yerine ben varım... 

Olsun, yine de “hoşça kal” olduğun yerde, kalbimin en derinlerindeki o kilitli köşede...

-Ben.

02 Eylül 2007

Pazar


1 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Yer...

Bir yere gitmek istiyorum,
Kafa dinleyebileceğim.
Tek tek çıkarıp içimdekileri,
Gece sohbetleri edebileceğim.

Bir yere gitmek istiyorum,
Nedenli nedensiz çığlık atabileceğim.
Sesimi kimsenin işitmeyeceği,
Okyanus, ağaçlar ve martılar belki...

Bir yere gitmek istiyorum,
Klişelerin olmadığı,
Göz devirmelerin mana bulmadığı,
Özgürlüğün tutsaklıkla anlamlandırılmadığı...

Bir yere gitmek istiyorum.
Boşluğun tadına varma,
Varmanın olmadığı gitme,
Gitmenin gerekmediği kalma,
Kalmanın hiç cıvıklaşmadığı
o anı yaşama
duygularını
Gökkuşağını seyrederken
hissettiğim geniş gönlümde
Doyasıya yaşamak istiyorum.

17.04.2010



31 Ağustos 2010 Salı

Yorumlama Sanatı

Yorum yapmanın bir sanat olduğunu düşünürsek, insanların da yaşadıklarına inanmaktan ziyade inandıklarını yaşadıklarını hesaba katarsak, doğru analizlerin yüksek bir yüzdeyle sağlam sonuçlar sağladığı, sağlam sonuçların da sağlıklı bir toplumun önünü açtığı hepimizin malumudur.

Bir Türk olarak İngiliz sinsiliğinden zerre haz etmem. Ama matkapla delebilecekleri yüzeyi çay kaşığıyla kazımaya dayanan zihniyetlerini şayan-ı tebrik addederim. "Zaman"ı parola bellemişler, ki zaman çok sırları içinde barındırır zaten.

Zaman yerine "an"ı baz alanlar ise çabuk parlayıp çabuk sönmeye mahkumdurlar. Bir havai fişek gösterisi ses ve ışık senkronuyla dikkat çekmesine rağmen, gece yarısı yolda yürürken alelade bir sokak lambasının çok daha güvenilir olması bunun en bariz örneklerindendir.

Demlenmemiş çaydan tat alınamayacağı gibi, olayın hemen ardından yapılan ateşli yorumlar umulan saygınlığı görmezler. Gösterilen alaka geçici olup insanlığın bir zaafının dışa vurumundan ibarettir.

Toplumu bir kilit, gerekli ön hazırlıktan sonra yapılan yorumu da bir anahtar olarak ele aldığımızda ortaya çıkan eşsiz uyumun bir çok kapıyı açacağı aşikardır.

8 Haziran 2010 Salı

Zum Geburtstag Viel Glück.Aha.

Bugün benim doğum günüm. Önceden doğum günleri önemli bir ritüeldi benim için. Anlamı vardı. Şimdi ise, dünden ve yarından farksız gibi. Dünün sürprizi bugünün normali ve yarının normali bugünün heyecanı ise, yani hislerim benimle ilerlemeyecekse, adeta bir müebbet mahkum gibi hep ben onları ziyaret edeceksem ve aslında buna mecbur bile değilsem...ne anlamı var? Bırak, set çekme; nehir aksın; aksın ki, taşmasın.

Doğum günlerinin en iyi tarafı, mesaj trafiği ve ince ince düşünülmüş notlar. Anı sandığı. Kalbin kırkıncı odası. Birileri seni hatırlıyor. Es geçmiyor. Sen es geçerken kendini. Hayatının başrol oyuncusu sen değilmişsin gibi.

Öte yandan, kural bellidir:
Parti biter.
Kalabalık dağılır.
Ev sahibi çöpleri toplamaya başlar...
Kesik kesik bir şeyler düşünür.
Yazım gibi...


"Die Klappe fällt
der Film ist aus
du fragst dich, wer du bist
weil das Theater, das du spielst
nicht dein Leben ist


Stop, Flucht steht nicht im Drehbuch
laß dir nichts erzählen
stop, lies nochmal das Drehbuch
und wenn Seiten fehlen
dann schreibe es dir selber
so, wie du es haben willst
die Story deines Lebens schreibst du selbst"

21 Nisan 2010 Çarşamba

Karpuz Suyu

İdeal olan, hayatın siyah beyaz olmasıdır. Oysa, hayatın rengi gridir. Hayatı siyah beyaz düşünüp de gri yaşamak zorunda kalanlar, arada kalanlardır. Arada kalmak, bu dünyada düşünen bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeylerden biridir.

Bulunulan hiçbir ortamın kişiyi tatmin etmemesi, hiçbir başarının yetmemesi, hiçbir acının yeteri kadar can yakmaması ve bunların zıtlarını bir bünyede aynı anda bulundurabilmektir arada kalmak. Hiçbir düşüncenden tam anlamıyla emin olamazsın. Söylediğin her teorine ve bunların tersi olan versiyonlarına aynı inançla bağlanırsın. Dediklerin kastettiklerin olmaz. Kastettiklerin dediklerine uymaz. Anlatsan anlamazlar. Anlayansa anlatamaz.

Zavallıca gözükse de bu anlaşılamama problemi, bir yönüyle zevklidir.  Kimse tarafından anlaşılamamak iki duruma işaret eder: Ya anlatamıyorsundur ya da anlanamıyorsundur. Bu iki seçeneğin her ikisi de iki sonuca varır: Ya çok zekisindir, yahut da çok aptalsındır. İki kategori vardır ve ikisi de "arada kalmış"a ya "çok küçük"'dür ya da "çok büyük". Bir kategoriye sığamamak, tek hissettirir. Kalabalık, caddenin iki yanından akarken, saatin pilini çıkarıp etrafa bakmak gibidir. Zamanın durması mümkün olmasa da, temsili olarak bunu gerçekleştirmek eğlendirir.

Belki de Şehrin Aynaları'nda  "Anlatacak çok şeyim olsa da, emin değilim anlaşılmak istediğimden." yazılırken anlatılamayanla birlikte tüm bunlar kastedildi.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Balık Yağı vs. Hansel ve Gretel'in Yedikleri Çikolata Ev

We cannot change the past, but we can change our attitude toward it. Uproot guilt and plant forgiveness. Tear out arrogance and seed humility. Exchange love for hate,,, thereby, making the present comfortable and the future promising.
Maya Angelou
(African-American poet, playwright, performer and composer)

Çalışma masamda asılı olan başka bir özdeyiş. Her seferinde geçmişle barışmanın kolaylık/zorluk derecesini sorgulatıyor bana. Baş parmakla işaret parmağını halka yapıp geçmişine uzatsan ve  iki parmağını birbirinden ayırmasını istesen daha kolay gibi. En azından görünür bir eylem gerçekleşmiş olur. Ama sadece düşünce bazında kalan kavramlarda bir şeyi yapıp yapmadığını/başarıp başaramadığını fark etmek zor. Bugün barıştım dersin, hafifledim, mutluyum diye de kendini motive edersin, yarın bir bakmışsın, hortlayan bir anının hedefi oluvermişsin.

Geçmişle barışmak için önce küsmek lazım tabii. Küstüyseniz de, bir sebebi vardır. Kötü bir sebebi vardır. Yani, canınız yanmıştır. Can yanması iyidir. Daha karizmatik olursunuz ileride. "Ahh, ben neler çektim.." falan dersiniz. Mutlu insan nasıl "cool" olur ki?

Mutluluk, insana yazı yazdırmaz. Kitap okutmaz. Beyinle yapabileceğiniz her şey kafanızın bir taraflarına saklanır. Mutlu insan, piknik yapar, şarkı söyler, zıplar, koşar. Bunlar ise mantığı  geliştirmez. Mutluluk, bir yalana inanmaktır. Aynaya uzaktan bakmaktır. Yakından bakınca sivilceler, siyah noktalar, lekeler, izler görülür. Bunları yok etmek adına gayret sarfedilmeye başlanır. Oysa, eğer tüm bunlar görülemiyorsa, harcanılması gereken bir çaba da yoktur. Mutluluk, tembelliktir.

Herkese mutluluklar dilerim.
Yalan dünyada gerçekleri bularak hiçbir şey yapamamanın acısını taşımaktansa, gerçek olduğu sanılan dünyada yalanlarla yaşamanızı temenni ederim.


27 Mart 2010 Cumartesi

Planlar, Projeler...

Bu blogu ilk açtığımda, planlarımdan biri de, yıllardan beri okuduğum kitaplardan üşenmeden not ettiğim cümleleri paylaşmaktı. Ancak bir türlü fırsat bulamadım müsveddelerimi bilgisayarda temize çekmeye. Bunun için kendime kızsam da, geçerli sebeplerim var. En kısa zamanda bu işe de el atabileceğimi umuyorum. Sadece umuyorum şimdilik.

Diğer projem de, gene okuduğum kitaplarda geçen bilmediğim, bilip de başka kelimelerle ifade edemediğim sözcükleri göz okuyucularımla paylaşmak. Ama yapar mıyım, yaparsam ne kadar zaman sonra başlarım, meçhul.

Üçüncü fikrim ise, daha önce yazdığım yazıları ara ara buraya eklemek.

Sonra DIY olayları var...

Bakalım işte.
Zaman beni ayaklarında sallarken, söz vermemeyi öğütleyen ninniler söyleyip duruyor.

19 Mart 2010 Cuma

Hipermetropi Sendromu

Bir dikey çizgi çizelim. Çizgiye eşit uzaklıkta iki nokta koyalım. Çizginin sınırı, noktaların da hal ve hareketimizdeki zıtlıkları temsil ettiğini varsayalım. Normal şartlarda nokta çizgiye yakınlaştıkça çizginin daha farkedilir olması gerekir, değil mi? Ama hayatta ne zaman hesabımızı çarşıya uydurabildik ki? Ben buna "Hipermetropi Sendromu" adını veriyorum. Sınıra yaklaştıkça sınırı iplememe durumu yani. Bu sendromun daha iyi anlaşılması için örnek falan vermeyeceğim. Çünkü, olası örneklerin 12'den vurma potansiyeli kişiden kişiye değişir nitelikte. Teşhisi ben koyuyorum, misalleri siz düşünüyorsunuz. Malumunuz, cümlelerin yapısı benzese de, herkes kendi hayatının öznesi. Kolay gelsin.

8 Mart 2010 Pazartesi

Tabu'nun Oyun Olmayan Versiyonu

BEN!
Ben haklıyım. Ben farklıyım. Ben akıllıyım. Ben yaparım.

BENİM!
Benim hayatım. Benim hassasiyetlerim. Benim kurallarım. Benim seçimlerim.

ASLA!
Asla sarı giymem. Asla patlıcan yemem. Asla sinir krizi geçirmem. Asla sakin kalmam. Asla motora binmem. Asla asla demem.

Akabinde tüm bu kalıpların bir şekilde yıkılışına şahit olurken hissettiklerimiz.

Belki, "Dün dündür, bugün bugündür." felsefesine sığınma. Yaptıklarımızın sorumluluklarını üstlenememe. Sığlarda dolaşma.

Belki, içinden çıkamadığımız pişmanlık dalgalarıyla boğuşma. Alice misali küçüldükçe, dalgaların tsunamiye dönüşmesi. Derinlerde boğulma.

Belki de, ders çıkarma. Beynin bir köşesine not alma: "Bir daha yapma, ha!"

Peki ya tüm bunlar olurken, çevremizdekilerin hissettikleri?
Bu tabular sadece bizim "Büyük Birader"imiz mi?

6 Mart 2010 Cumartesi

Küçüktüm ama...

İlkokul birinci sınıf. Fantastik yıllar. Öğretmenimiz -hoca denilmesine çok kızardı- Türk bayrağının kırmızı renginin şehitlerimizin kanından geldiğini söylüyor. Bayraklarla atlas aracılığıyla epeyce teşrik-i mesai etmişliğim olduğu için kafam allak bullak. Eve geliyorum. Annemin yanına mutfağa giderken ülke bayraklarını zihnimden geçirdikçe çelişkilere düşen ben, bütün merakımla soruyorum: "Annee, Osmanlılar zamanında insanların kanı yeşil miydi?" Annem kopuyor. Ben hiç anlamıyorum.

Bir Kabir Ziyareti Sonrası

Bugün annemle kabir ziyaretine gittik Eyüp Sultan'a. İki yanı kabirlerle dolu olan o dar yokuşlardan ağır ağır çıkarken duyduğum huzur duygusunun izleri geçmedi hala. Mezarlıkların eşik vazifesi gördüğünü düşündüm ilerlerken kabirlerin arasında. Kapılar, ki açılır öbür dünyaya. Eşikten bakınca manzaranın tamamına hakim olamıyoruz, ama yardımcı oluyor kaba taslak bir fikir sahibi olmamıza. İyi geldi sevdiklerimle konuşmak, dua etmek onlara. O kadar hafif hissettim ki sonrasında, oralarda bir yere oturup -hiç sevmememe rağmen- piknik falan yapıp mutluluğumu böylesine tuhaf bir şekilde ifade edesim geldi adeta.
Kabir taşları "Tutunma bu kadar sıkı hayata, onun yapısı kaygandır, bırakıverir en ummadığın anda, düşersin" diye fısıldıyor kulağına. Nasıl duymazdan gelirsin, böylesine içten ise bu seda?
Zamanla beyhude yarışmaktan programlarımıza pek dahil etmiyoruz, ama aslında haftada bir gün, olmadı ayda bir gün kabir ziyaretleri yapmak lazım. Yaşamaya çok alışıyoruz, ölmeyi hiç yakıştıramıyoruz. "Onlar"ın da çoğu yakıştıramıyordu. Bu, gerçeği değiştirmedi. Ölü Ozanlar Derneği'nden sıkça alıntı yaptığım bir cümle vardır: "Gerçekler, ayağınızın altında buz kestiği yorgana benzer." Ne kadar üstünü örtmeye çalışırsak çalışalım, meğer ki işe yaramıyor, bari kabullenelim.

25 Şubat 2010 Perşembe

Güzel Bir Gün!

Evet. Uzun zamandır ilk kez. Güzel bir gün bugün. Bugün güzel bir gün. Bir güzel gün bugün... ve daha bir çok kombinasyon "yapabilitem" var. Kısaca, bugün kendimi mutlu hissediyorum ve o yüzden güneş ışıkları ısıtıyor, farkediyorum. Bulutlar pamuk şekeri kıvamında, görüyorum. Kuşlar ötüşüyor, duymadım ama biliyorum.

Sabah ilk işim kıyafetlerimi hazırlamak oldu. Her zamanki gibi kahverengi ya da siyah ağırlıklı giyinecektim. Sonra bugünün güzel bir gün olduğunu hatırladım ve tamamiyle tarzım olan ama her zaman giymekten kaçındığım renklerden oluşan bir şeyler giydim. Daha da abartasım vardı, ancak bir anda bu kadar çok renk yansıtmamın topluma ağır geleceğini düşünerek vazgeçtim. Bir kova sıcak sudan sonra bir kova soğuk suyla çevremi zatürre etmek istemedim. :)

Neden bugün güzel bir gün? Esbab-ı mucibesi meçhul. En iyi yanı da bu zaten. Hüznümün de, neşemin de somut sebepleri olmaz hiçbir zaman. Bir anda kapımı çalarlar, sonra da zengin kalkışı yaparlar. Bu sefer bu modum otursun biraz daha, sohbet etsin benimle, tıka basa doyursun karnını istiyorum. Zira özledim kendisini. Uzun zamandır arayıp sormamıştı beni. Çağrılarıma cevap vermemişti. Mektuplarım ulaşmamıştı adresine belki. Yahut da kıskanmıştı hüznün sırdaşlığını. Bu kadar sıkı fıkı olmamızı hazmedememişti.

Neyse ne, bu duygumun tadını sorgulayarak kaçırmaya niyetim yok. Ne derler bilirsiniz: Carpe Diem, Seize the Day, Anı Yaşa. Voila! :)

 


19 Şubat 2010 Cuma

Kitap Okumak Hakkında

Çok kitap okumak, iyi bir okuyucu olmak anlamına gelmiyor. Geçen gün bir TV programında kızcağızın biri çok kitap okuduğunu ifade etti. Sunucu da okumakta olduğu kitabın adını sordu. Kız ismine dikkat etmediğini söyledi! Konusunu sordu, cevap veremedi!

İki ihtimal var:
1-Kız yalan söylüyor, kitap okuma üzerinden hava atıyor.
2-Kız okuyor, ama sadece gözünü bir kelimeden diğer kelimeye kaydırmak suretiyle. 

Çok kitap okuyan bir çocuktum. Bunun sebeplerinden birinin, bitmek tükenmek bilmez, paylaşılamaz çünkü anlatılamaz olan yalnızlığımı kitap okuyarak kapatmaya çalıştığım olduğunu yıllar sonra idrak edebildim. Diğer sebebi, başka dünyalara girmeyi sevmem olmalı. Tek kişiyim, yalnızca bir hayat yaşama hakkım var ve sınırsız hayal gücüm. Kitap okuyarak bu farkı kapatmaya çalışmış olabilirim. Üçüncü muhtemel bir sebep ise, engellenemez bir şekilde entelektüel bir kişilik olma arzum. :) Bir çok sebep sayılabilir. Kısacası, kitap okumayı seven bir çocuktum, hala da öyleyim.

Yıllar geçti, ben büyüdüm (ilk gençlik yılları), kitaplardan öğrendiklerim oldu, ama daha çok da öğrenebileceğimi keşfettim. Cicili bicili defterime okuduklarımdan beğendiğim cümleleri, paragrafları, sayfaları yazmaya başladım. Üşenmedim, çünkü zahmetli ama tatmin edici bir iş yapıyordum kendimce. Tabii, sürekli not almak bazen bıktırıyor, gene de seviyorum. Sonra bu işi bir derece öteye götürdüm. Bilmediğim kelimeleri not almaya başladım. Anlamlarını müsait oldukça onyüzbinmilyon ajandamın içinden özenle seçtiğim "kişisel sözlük"üme kaydettim. Hep demiyor muyuz "Türkçemiz karma, dolayısıyla zengin bir dil, ancak yanlış politikalar nedeniyle sınırlı bir kelime dağarcığımız var," diye? Değiştirmek bizim elimizde. Önce benim elimde. Kendim için ve vatan,millet,Sakarya için bir şeyler yaptığımı düşünmek beni mutlu eden unsurlardan bir tanesi.

Yıllar geçti, ben büyüdüm. Hayallerim bazen büyüdü, bazen küçüldü. Gerçekler hep küçüldü. -Bizim ve dünyamızın büyümelerinin ters orantılı olması çok tuhaf. Böyle bir hayatın içinde olduğumuz için, alıştığımız için, bunu tuhaf karşılamamamız çok normal.- Büyüdükçe bir yılda okuduğum kitap sayısı azaldı. Tabii, konu itibariyle daha ağır okunan kitaplarla haşır neşir olmamın da etkisi var, ama genelde zaman mefhumu oldu benimle cenk eden.  Bununla birlikte, nispeten daha şuurlu bir okuyucu olduğumu söyleyebilirim. Notlar almak, baktığım kelimeleri görmemi sağladı. Yine de, yolum uzun. Yol hep uzun.


10 Şubat 2010 Çarşamba

Zeki Aptal vs. Deha Kişisi

Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius -and a lot of courage- to move in the opposite direction.
der Albert Einstein. Uzun zamandır çalışma masamın karşısında asılı bu vecize. Her gördüğümde uzun uzun düşündürüyor beni. Zeki aptal mıyım, yoksa bir deha mıyım ben? A şıkkını işaretlerken hayal kırıklığına uğrasam da, nispeten realist bir insanoğlu olduğumu bilmek beni kendime getiriyor.
Evet, biz, hepimiz, olayları olduğundan daha karmaşık göstermeye bayılıyoruz. Asıl marifetin basitleştirmek olduğunu bir türlü idrak edemiyoruz. Olayların vahameti algılama şeklimize göre değişiyor. Birimize ölümden beter gelen şey, diğerinin elinde oyuncak oluveriyor. Bu durumda bir "deha" kendini başka birinin yerine koyup başına gelenleri kolayca atlatıyor olabilir. Deha olmadığım için bilemiyorum tabii. Bu bir varsayım. Ne kadar hızla dibe vurursa insan, aynı hızla yukarıya sıçrarmış ya, bu yöntem de sıçrama yollarından biri galiba.
Denemek üzere ve asla denemeye gerek kalmaması ümidiyle, kalsın bu özdeyiş de buralarda bir yerde.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Kağıt Helva

Elif Şafak'ın son kitabı Kağıt Helva, okurlarının da iyi bildiği üzere bir alıntı kitabı. Elif Şafak yolculuğunda bizi ileriye götüren yol değil, önümüzde durup bize arkayı yansıtan ayna.

Biz sıkı okurlar, onun kitaplarını okurken elimizden kağıt, kalem ve sözlük eksik olmadığı için sayfalarca alıntı yaptık zaten. Elimizde onun seçkisinin bulunması da güzel. Ama neden bu kadar az sayfa? Kitabı elime alınca ilk düşündüğüm bu oldu. Daha uzun paragraflar içermeliydi bence.

Bir yanım DK'ya geçtikten sonra art arda yapılan tüm bu ticari atakları sindiremezken, diğer yanım böyle bir kitabın mantıklı olabileceğini savunuyor. Ama kitabın fahiş fiyatı hiçbir sebeple kabullenilemez. Metis'teyken güzel kapakları, derin konuları, düzgün yapılmış tashihleri vardı Elif Şafak "külliyat"ının. Şimdi daha basit kapaklar, daha hafif konular, daha fazla yazım hataları görüyorum kitaplarında. Ben bu durumun sadece bir dönem olmasını temenni ediyorum kendi adıma.

Evet, Kağıt Helva'yı aldım. Almasaydım eksik kalırdım.

5 Şubat 2010 Cuma

Dert Etmek İstiyorum!..

...çalışma masamın dağınık olmasını,
tatlı krizine girdiğimde evde hiç çikolata bulamamayı,
sözlük'te zamanın ötesine gitme ihtimalini,
dilimin ucundaki kelimeyi bir türlü söyleyememeyi,
kitaplarımı sığdıracak yer bulamamayı,
sakızımın yapışmayacağı bir yüzey aramayı,
kalemimin ucunun bitmesini,
silgimin toz çıkarmasını,
yere düşen şeyin hep ulaşılması güç olan yerlere düşmesini,
yanıma şemsiye almadığım zaman yağmur yağmasını,
istediğim kadar okuyacak vakti bir türlü bulamamayı,
...
ve daha zibilyon tane zırvayı.

Ama ciddi şeyleri,
yaralayan şeyleri,
hayatı değiştiren şeyleri,
hani "delip de geçen" diye tabir edilenleri
istemiyorum hiç
dert etmeyi.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Bir Dönüm Noktası Hikayesi?

Hayatta zor kararlar almak durumunda kalıyoruz. Bu süreçte sadece duygularımıza kulak vermek eksiklikleri yüzümüze vurduğu için düşünceler hiyerarşik sistemde üst sıraya çıkıyor. Bazen bu da yetmiyor, tamamen takip etmek zorunda kalıyoruz. Akıntıya kapılıp gidiyoruz, uğrayacağımız sahilleri bilemeden. Bilinmezlik insanı deli eden.

Herkes yanında olamıyor, yanında olanlar uzakta kalabiliyor. Sen bile muktedir değilken yanında olmaya kendinin, başkasının bunu başarmasını nasıl beklersin?

"Tek bir çıkar yol var sanki: Davranmak kendin değilmiş gibi. Bunun için çok çaba sarfetmeye de gerek yok, çünkü kim %100 kendisi olmayı becerebilmiş ki? Oranlarla biraz oynamak yeter belki." diye teselli edersin kendini. Ne kadar rahat kullanıyoruz "kendi" kelimesini!

Yegane istek şu olsa gerek: Madem ki kritik kararlar eksik değil hiç hayatta, bu durumda, biz kullanabilelim tüm dehamızı da, olsun tüm şu tsunamiler birer küçük dalga!


25 Ocak 2010 Pazartesi

Bekleme Mefhumu

Bazı romanlarda olaylar öyle çıkmazlara sürüklenir ki, roman yazarı binbir emekle "büyüttüğü" karakter(ler)ini öldürüp olayı makul bir sonuca bağlamakta bulur çareyi. Bu aslında aşamadığımız problemlerle karşılaştığımızda ilk isteğimizin ölmek/intihar olmasının da bir sembolüdür. Nasıl mı? Çünkü, hepimiz birer yazarız. Kendi karakterlerimizi yazıyoruz: Neler söylememiz gerektiğini, ne zaman ne yapacağımızı, bazen içgüdüsel olarak, bazen de düşünerek fiiliyata döküyoruz.

Sırf bir sonucu olsun diye menfi bir final yapma tercihi nedendir? Belki de, şimdilik bir bitişin olmaması iyidir? Ama insanların mayasında acelecilik olduğu için problemlerini nadasa bırakmayı sevmezler. Bunu yapsalar, ne kadar verimli gelişmeler elde edeceklerini bir türlü idrak edemezler. Sonra da kimsenin içine sinmeyen neticeler elde ederler.

Öte yandan, beklemek de zor. Belki de, en zoru. Hani bazen "Ne olacaksa olsun artık!" deriz. Peki, beklemekten neden korkarız? Bence biz beklemekten değil, beklerken daha derin düşünmekten korkarız. Düşündükçe gizlenen paranoyalarımız açığa çıkar çünkü. Paranoyalar ise herkeste -az ya da fazla miktarda- olmasına rağmen, toplum tarafından kabul görmezler. "Pireyi deve yapmakla" itham ediliriz çoğunlukla. Herkesin es geçtiği bir nokta vardır oysa: Düşünebilmek için aklımızı kullanmak durumundayız. Bu yüzden de, başkalarına ne kadar saçma sapan gelirse gelsin, her düşüncenin mantıklı bir temeli vardır. Yine de, hem paranoyalarımıza değer vermemiz, hem de onları kontrol altında tutmamız icap eder. Bu, itidal mertebedir. İtidal, iyidir.

İçimizdeki kurtlar bizi kemiriyorken ve biz uygun kelimeleri bulmayı beceremediğimizden dolayı derdimizi kimselere anlatamıyorken, direnebiliyorsak eğer acele etme isteğine, duygu ve düşüncelerimizi olgunlaştırabiliyorsak bu süre içinde, biz dışardan farkedilebilen bir çaba sarfetsek de sarfetmesek de, bir şekilde işler hep yoluna girecektir. Zira hep böyle olmuştur.

19 Ocak 2010 Salı

İstanbul'da Kar

Sonunda!

Memleketimde kar yağıyor! Yihuuuuuuuuuuu!!! Tra lay lay lay!!

Bağıra çağıra kar şarkıları söylemek, yerlerde yuvarlana yuvarlana kar topu oynamak istiyorum! Ama biliyorum ki, bağıra çağıra şarkı söylersem komşular kapıya dayanacak ve yuvarlana yuvarlana kar topu oynarsam günlerce hasta yatmak zorunda kalacağım.

İstediğimizi yapmakta özgürüz, ama bu özgürlüğün bedelini ödeyebileceksek irademizi o yönde kullanıyoruz...

...ve ben özgürlüğümü bedel ödememekten yana kullanıyorum.

7 Ocak 2010 Perşembe

Oyun, Sahne, Seyirci

Sahnede iken her ayrıntıyı farkedemezsiniz. Birkaç tane görürsünüz, onlar da olduğundan daha büyük, daha ehemmiyetli görünür gözünüze.

Sahnede iken stres altındasınızdır. Sadece kendinizi düşünürsünüz, çünkü başkalarını düşünürseniz kontrolünüzü kaybedip üst üste hatalar yapmaya başlarsınız. Kendinizi zavallı hissedersiniz, öyle olmasanız da.

Sahnede iken herkesin gözü sizin üstünüzdedir. Mazeret kabul edilmez. Hastaymışsınız, kimin umurunda? Acı çekiyorsunuz, kızılcık şerbeti yalanı var ya. Yeri gelir, kendi kişiliğiniz otokontrolünüzü zorlar. Siz iradenizi yollarsınız onunla kavgaya. İçiniz yana yana.

Sahnede iken ortaya iyi kötü bir şey koyan cesaretli kişilik de sizsiniz, bu cesarete sahip olmayanlar tarafından acımasızca eleştirilen de.

...ve perde kapanır, herkes sizi hep tanır.
Herkesi, her şeyi unutanlar, neden sizi unutmazlar?

Seyirci koltuğu konforludur. Sahnenin hakimi sizsinizdir. Her detay olduğu gibi görünür, tarafınızdan olması gerektiği gibi yorumlanır.

Seyirci koltuğu geniştir. Lakin alan bakımından değil. Uzun uzun analizler yapılabilir sahne ve sahnedekiler hakkında. Düşünürken hata yapmanız pek mühim değildir. Çünkü tek vazifeniz sadece oturmaktır.

Seyirci koltuğu karanlıktır. Gizemlidir. Öksürün, aksırın, tıksırın. Gülün, hatta kahkaha atın ya da ağlayın. En fazla birkaç kişi sizin bulunduğunuz yere dönecektir ve çoğu sizi göremeyecektir. Görenlerinse hafızasında uzun süreli yer işgal etmeyeceğiniz bellidir.

Seyirci koltuğunda tüm pasif katılımınıza rağmen sonsuz ukalalık hakkınız vardır.

...ve perde kapanır, herkes sizi hiç sanır.
Her ne kadar trajik görünse de uzaktan, iyidir aslında görünmemek kalabalıktan.

Tüm bu sebeplerden ötürü ben, seyirci koltuğunu sahneye tercih ederim gelirse elimden.