Neden yazmadığımı açıklayan bir yazı yazıyor oluşumun saçmalığını göz ardı etmek zorundayım, ki hayatın genel işleyişi çoğunlukla akılla ifade edilemediğinden bu durum tam olarak bir saçmalık olarak da değerlendirilemez. Uzun bir cümle mi oldu? Kısacası, saçmalık olarak gözüken şeyin saçmalık olmadığını kanıtlamaya gayret ettim. Siz de derseniz ki, "Yoo, saçmalık değildi zaten", "Tamam işte, saçmalık değil," derim ben de. Bir saniye aptalca bakışırız, sonra o da geçer.
Neden yazmadığımı açıklayacaktım. Eminim bunun yanıtını çok merak etmiyorsunuzdur. Ben hiç etmiyorum. Nihayetinde konu benimle alakalı. Özne, tümleç, nesne, yüklem hepsi benim. Niçin merak edeyim? Gerçi sizin merak etmeme sebebiniz de muhtemelen özne-tümleç-nesne-yüklem dörtlüsünün gündeminizde olan başlıklar olmamasıdır. Ben merak etmiyorsam, siz de etmiyorsanız, böyle uzun açıklamaları neden yapıyorum? İş olsun diye. Evet, evet, bir kedi gördüm sanki. Şaka şaka, görmedim. Amacım belli başlıkta. Sorumun cevabını vermek. Bu kriz zamanında insan kendi sorup kendi cevaplıyor. Kendine yeterlilik önemli. Başkalarının beklentileri üzerine kat çıkmamak lazım.
Yaş ilerledikçe, herkeste farklı düşünce düzenlemeleri hasıl olur. Ben azalmaya yöneldim. Önceden çoğalmaya gayret ederdim. Beni yazmaya iten asıl sebep hüznümdü. Hüznümü irdelemek için, hüznümü bastırmak için saçaklı yazılar yazdım hep. Şimdilerde hüznümü kimliksizleştirme eğilimindeyim. Yazarsam adını koymuş olurum. Yazarsam her okuduğumda hatırlamış olurum. Bunun bana pozitif bir getirisi yok. Hem yazarken hem okurken ayrı zamanlarda aynı yerlerden kendimi bıçakladığımı bilirim. Oysa hayat ne kadar kıymetli. Kuşları kaçırmamalı insan. Bu sebeple, kendim için, kendimi tekraren bıçaklamamak için, özel defterlerime olsun sosyal mecraya olsun, not düşmüyorum. Hüznümün nasıl kocaman bir balon olduğunu, büyürken nasıl şekiller aldığını tanımlamıyorum. Onun yerine onu hayali iğnemle patlatıyorum. Bu sayede yakın geçmişteki hüzünlerimi pek hatırlayamıyorum. Parçacık halinde olduklarından mevcut durumuma baharat olabilirler ancak, sos değil.
Bundan sonra hiç mi yazmam hüzünlerimi? Yazarım belki, niye yazmayayım?
Bazen ilerlediğin yolda sapaklar görürsün. Oralardan ilerlersin. İlerlersin. Son vardığın yer bazen hiç bilmediğin bir yer olur, bazen de tanıdık mahallere ulaşırsın. O yerler tanıdık olsa bile sen o tanıdık mekanların tanıdığı kimse değilsindir artık. Yani hayatta geri dönüş yoktur. Hep ilerlersin.
4 yorum:
''...hayatta geri dönüş yoktur. hep ilerlersin.'' ancak bu sayfada geri dönüşüm var. o halde belki bir faydamız dokunur diye tamamen sosyal-çevre bilinciyle yazıyorum. bir tuğla da siz koyun hesabı.
nasıl özlemişim kelimelerden inşa ettiğin hayata, her şeye bakış evini.
şunu yapmasak olmaz. vurulduğumuz cümleleri alıntılamadan geçemeyiz. bu güzel bir alışkanlık bence. sence? niye insan vurulduğu cümleleri belirtmek ister, neden içinden seçer, bu bana, kalanı size der gibi=) bir ara konuşalım. türk kahvesi içerken olabilir. su da olur. soda da. ayran bile olabilir. zira içeceklerimiz bile değişti. ama en çok melisa çayı eşliğinde iyi gidebilir=)
''Bu kriz zamanında insan kendi sorup kendi cevaplıyor. Kendine yeterlilik önemli. Başkalarının beklentileri üzerine kat çıkmamak lazım.''
insan kendine kalıyor eninde sonunda.
hüznümüzle beslendiğimiz zamanlar da oluyor. ama onu dediğin gibi her defasında parlatırsak başka bir şeyi fark etmen zorlaşıyor. geçen yıllarda bir deftere umutlu şeyler yazmaya niyetlenmiştim. hüznü de yazsam en azından okuduğumda beni gülümsetecek minik espriler koymaya çalıştım. böylece sonradan dönüp okuduğumda karşımda kurdeleli bir hüzün bulabilirdim. o da beni en sonunda-arada gülümsetmeye yeterdi. işe yaradı mı? fena olmadı diyebilirim.
hüzün ağır geldi tabii. koca koca hüzünler yüklendik(: bir gün hüzünle aramıza bir mesafe koyacaktık.
değişiyoruz. değişmezsek asıl sorun o oluyor galiba.
sözün özü... yürüyoruz.
nereye gidiyorsak...
h.
Görünen o ki, h. was here'mış. Melisa çayı içmiş kadar oldum bu keşifle.
Teşekkürler. Bir gün konuşacak şeyler ne kadar birikiyor. Konuştuğumuz
mekanlar cazibesini kaybetti, içecekler değişti, bir gün konuşacağımız
şeyleri konuşacak olursak konuşmaya karar verdiğimizdeki bütün hücrelerimiz
çoktan ölmüş olacak üstelik. Neyse ki varoluşsal mevzuların ana hatlarını
ilk günkü gibi tuttuk.. İçimiz donmuş mu ne, hep çocuk.
En çok susmalardan anladığım yaşlara geldim galiba. Dinlemekten yorulmadığım insanların susuşları tane tane oluyor da bir bir dinliyor gibiyim sanki.
Okumayı söktük, şimdi de okuduğumuzu anlayalım bakalım bakalım...
Yorum Gönder