Tarih, yazının bulunmasıyla başladı. Tarihin başlangıcından bugüne ne aktarıldıysa o kadar yüzyılın ağırlığı ile yaşamak zorunda kaldık.
Yazı yazan insanın beslendiği tüm yolların tek bir kaynağı var: Düşünce. Düşünmeyen insan yazamaz. Her düşünen yazmaz belki ama yazan insan mutlaka bir düşünür. En düşünmediği, yalnızca bir şeyler düşünmeye değmeyen şeyleri karaladığı saniyelerde bile öylesine düşünür. Düşünmeyi durdurmak mümkün değil de, derin düşünmeyi durdurmak yazmamakla mümkün mü? Kim bilir… Yazmayana sormak lazım. Yazdıkça kelimeler kapılar açıyor sanki. Yeni koridorlarda yürüyüp yeni kapılar açıyor, açılan koridorlarda yeni kapılarla karşılaşıyor zavallı yazarımız. Noktaları ararken soru işaretleri çoğalıyor, soru işaretleri katlandıkça noktaları bulma azmi artıyor ve bir kısır döngüye giriyor. Geniş bir kısır döngü. Döngüye girdiği noktayı unutuyor. Öyle oluyor ki, “bir kısır döngü” durumunu çok çok sonraları anlıyor.
Düşünceleri yazılmadığı zaman gaz halinde. Eline kalemi aldığında, yakalayabildiği kadar gazı hapsediyor bir demliğe. Yazarken kaynatıyor demliği. Zerrecikleri gözlemliyor bir süre. Zerrecikler toplanıp sıvıya geçiş yapıyor. İstediği şekli verebilir artık yakalayabildiği düşüncelere. Kelimelerle oynamaya başlıyor. Demlik kaynayaduruyor. Düşüncelerin bir kısmı daha havaya karışıyor. “Çok düşünceyle bir şey yazılmazdı zaten. İyi oldu,” diyor. Yazmayı bitirip de sıvı düşüncelerini enteresan şekilli bir buz kalıbına doldurup buzluğa koyuyor. Bekliyor. Sabretmezse şekilli, tanımlanabilir bir düşünceye sahip olamayacağının bilincinde. Nihayet düşüncesini kalıptan çıkarıyor. Bir şekli var artık düşüncesinin. Ama tatmin olmuyor. Bu şeklin onu kısıtladığını düşünüyor. Uçan düşünceleri vardı; gaz halindeyken elinden kaçırdıkları, kaynatarak uçurdukları… Kalıp halindeki düşüncesi tanımlanabildiği için kabullenilebilir elbette ama ilk düşünce hali çok gizemli, çok etkileyiciydi. Ne yazık ki, kaybedilmeye de bir o kadar müsaitti. Hevesi kırılıyor. Onca zamanı ve sabrı boşa gitti sanki. Ne umutlarla başlamış ve ne sonuç elde etmişti. Kabullenilebilir olması onu tatmin edememiş, aksine coşkusunu silip geçmişti.
Yazarımızın binbir zahmetle tanımlayabildiği ama tanımlama sürecinde çok yıprandığı için ikinci el gibi hissettiren düşünce kalıbına okurlar saygı duyup, kendi düşünce kalıplarına dahil ederken, ondan alıntıladıklarıyla kendilerini yücelteyazarken yazarımız bu durumu gözlemledikçe burukluk yüzdesi fazla olan bir tatmin ya da daha doğru bir tabirle kanaat soslu bir burukluk hissetmektedir.
Ne diyorduk? Tarih, yazının bulunmasıyla başladı. Tarihin başlangıcından bugüne ne aktarıldıysa o kadar yüzyılın ağırlığı ile yaşamak zorunda kaldık. Düşünceler her dile geldiğinde ve eninde sonunda yazıya döküldüğünde, yani birilerine aktarıldığında düşünene ait olmaktan çıktı. Kamunun malı oldu. İçlerinde barındırdığı tüm hissiyatı da eşantiyon olarak sundu. Yüzyıllarca üzerinde yapılan eklemelerle ve çıkarmalarla, nedense en öz halinde bile bir birikme gözlemlenerek bu günlere geldi. Geri dönüşü olmayan zaman yolunda taşımak zorunda kaldığımız bu –elbette ki eksik tanımlı- ağırlığın günbegün artması "Neden böyle?” sorumsusuna da bir nebze cevap oldu.
14 Ağustos 2015 Cuma
Tarih, Yazı, Düşünce, Tarih, Yazı, Düşünce
13 Nisan 2015 Pazartesi
Baş, Başlamak, Başlangıç
İşlere ortasından başlama seçeneğim olsun isterdim. Başlangıçları hiç sevmiyorum. İyi bir başlangıç ya da kötü bir başlangıç, farketmez.
Başlangıçlar kabullenebileceğimden daha fazla acemilik içeriyor. Halbuki ortasından başlamak öyle mi? Bir kere alışmış oluyorsun, karşılaşacağın şeyleri önceden sezmiş olduğun için hızlı karar verip harekete geçebiliyorsun, tedirginliği kontrol altında tutabiliyorsun ve en önemlisi soru işaretlerinin cevaplarını aslında gayet de iyi biliyorsun.
Başlangıç ise bu dingin durumların fırtınalı hali. Karman çorman. Acemi. Huzursuz. Hırçın. Asi. Her an vazgeçip geri dönmeye, sıfıra razı olmaya hazır.
Başlangıçtan başlamaya hazır değilim. Ortasından başlamam ise bu dünya şartlarında mümkün değil. Başlangıç sürecini kabullenemediğim için başlamayı reddediyorum ben de. Kafamın içindeki başlangıcı olmayan bir dünya meseleyle ortasından başlayarak beynimde başa çıkıyorum. Kimse bilmiyor neler olduğunu, nasıl olduğunu. Bilse de anlayamaz. Anlamaya çalışsa da kavrayamaz. Kavrayamadıkça da bir anlamı olmaz.
Velhâsıl-ı kelâm, başlangıcı olmayan başlanmışlıklar ve başlangıcı olan başlanamamışlıklar içinde, arasında, altında, üstünde şaşırtıcı bir şekilde hala yaşayabiliyorum.
12 Mart 2015 Perşembe
Sosyal Medya Zımbırtıları, Paylaşım ve Paylaşım Sınırları Üzerine Çok Kıymetli Zırvalarım
Bazılarının hayatı “yaşadıklarına düşünerek anlam kazandıran bünyelere” nispeten ne kadar kolay, değil mi? Son zamanlarda sosyal medyada bunu rahatlıkla gözlemliyorum. Kızıyor muyum o her abuk sabuk şeyini paylaşıp da çooooook derinlerden incecik bir hava atma esintisi yollamaya çalışanlara? (Çooooook derinlerden, incecik ve esinti kelimelerini nezaketim dolayısı ile kullanıyorum.) Hayır. Onlar benim Barbie bebeklerim. Meslek olarak sadece sekreter ya da hemşire olabilen; eş seçiminde ise Ken’den başka seçeneği olmayan; hayat konsepti “Barbie mutfakta, alışverişte, tatilde”den öteye gitmeyen; cici elbiseler giyip, çok cici yaşayıp, çok cici düşünen Barbie bebeklerim. Eğleniyorum ben onların beceremedikleri paylaşımlarına. Çünkü paylaşım dediğin herkesle yapılmaz. Daha doğrusu, herkesle aynı şey paylaşılmaz. Herkesin frekansı başkadır. İlla ki bir şey paylaşacaksan onu gerçekten anlayacak olanla paylaşacaksın ki paylaştığın şey seni daha da dibe batırmasın. Bir de paylaşılmaması gereken şeyler vardır. İşte bu Barbie’lerin kafalarında saç ve makyajdan başka yer kaplayan bir şey olmadığı için bu sınırı çizemiyorlar. Bazen frekansı tutturamadıkları için, bazen de mahremiyet kelimesinin anlamından bihaber oldukları için eğleniyorum ben. Eğlenmediğim zamanlarda da acıyorum. Ama dertlenmiyorum. Birkaç Barbie bebek için neden dertleneyim ki? Onların kendilerine dertlenmeye kapasiteleri yetmiyorken? Hem büyüdüm ben çoktan. Dertlenecek daha önemli ve uzun vadeli meselelerim var. Gözlem ve tespit yapma hastalığından mustarip olduğumun kanıtı bu paragraf. O kadar.
Gelelim benim paylaşım sürecime… Bir şeyi içinden taşırıp da seni anlayabilecek diye düşündüklerinle paylaştığında ihtiyacın olan tepkiyi alamamak nasıldır bilir misiniz? Bilmeyip de "Ee nasıl?" diye soran göz okuyucularım için: Çöp gibi hissettirir insana. (“Yaşadıklarına düşünerek anlam kazandıran bünyeler”den bahsediyorum tabii ki.) Çöp gibi hissettiğim zamanlar da oldu zaten. Hiç tepki almadığım, yalvarırcasına tepki istediğimde “Çok güzel yazı tebrik ederim”den öteye gitmeyen geri dönüşler aldığım. Hatalı olan bendim. Birileri beni anlasın ve düşüncelerimi geliştirsin diye yazmamalıydım. Kendim için yazmalıydım. Bir süre sonra öyle de yaptım: Baktım ki istediğim o tepki alma eylemine sahip olamıyorum, aydınlandım ve tepki istememeye başladım. İhtiyacım yok çünkü. Bu benim dünyam. Bırakayım da anlaşılmasın. En çok benim olsun. En büyük pay bana kalsın. Böyle çok daha değerli. Kelimelerin bir sözlük anlamları var, bir de kişiye has anlamları. Ne kadar açıklarsam açıklayayım zaten kişiye has olan anlamlarını karşı tarafa aktaramam. Anlayan da kendine münhasır haliyle anlar. Bırakayım da böyle kalsın. Güvenli bölgede. Bununla birlikte, elbette ki güzel ve dolu dolu geri dönüşlerin başımın üzerinde yeri var. Blogu açma sebebim buydu zaten. Adresi herkesle paylaşmama sebebim de hemen yukarıda yazdıklarım.
Şimdi ben bu yazıyı niye karaladım ve daha düzgün bir kompozisyon şeklinde yazacağıma öylece yayımlayıverdim? En basit sebebi, "şimdiki zaman"da yapacak daha önemli bir işimin olmaması. Yoksa şu anda bu duygularla taşmış falan değilim. Dolmuş olabilirim, ama kesinlikle taşmadım.