5 Eylül 2013 Perşembe

bir-kyu-sekiz-dört



1Q84 Haruki Murakami’nin bir kitabı. Ama benim amacım kitap tanıtımı falan yapmak değil. Açıkçası kitabın okunup okunmaması umurumda bile değil. Hatta kimse okumasın, her kelimesi benim için yazılmış olsun, bile isteyebilirdim. Ne yazık ki, çok geç.

Japon kafası her zaman biraz farklıdır. İlk başta tuhaf gelen şey kafada biraz bekletilince kendince bir mantık oluşturup normalleşmeye başlar. Bazen öyle normalleşir ki, siz normal çevrenizde anormal karşılanırsınız. Tabii bu mantık mangasına da, animesine de, filmine de, edebiyatına da -artık nesi varsa- yansır.

Murakami, batı dünyasına fazlasıyla aşina olmasına rağmen Japon ruhunu kaybetmemiş bir yazar. Ben ilk olarak onun bu kitabını okudum. Sindirmek istediğimden aylardır yeni bir kitabına başlayamadım. Sindiremedim de. Karakterler içimde yaşıyor hala.

Eğer hakkında araştırma yapmamış olsaydım, okurken bir şeyler olacak diye beklerdim. Bekleseydim de hayal kırıklığına uğramazdım gerçi. Okuma sürecinde zirveye çıkarken hissedilen korku ile heyecanı tattırıyor, ama bu kadar. Bu kitapta doruk diye bir şey yok. Hayatta olmadığı gibi. Bir olay olacak diye bekleriz gergince. Olay olur. Hissettiğimiz ise yalnızca “hiçbir şey”dir. Tıpkı kazadan hemen sonra vücudun fazlaca adrenalin salgılaması sebebiyle hiçbir acı hissedemememiz gibi. Bizim hayatta doruk diye isimlendireceğimiz anlar ancak ve ancak olayın gerçekleşmesini beklerken hissettiklerimizdir, olayın kendisi değil. Bu sebeple ne mutluluk ne de hüzün… Normal bir psikolojiye sahip olan bir insanın bu duyguları gerçek anlamda yaşadığına inanmıyorum. Belki taklidi gerçek sanılıyordur. İşte bu sebepten dolayı, bir kitap yazacak olsaydım bu kitabın yazarı olmak isterdim. Sırf bu düşünceyi dünyanın suratına çarpmak için.

Murakami’nin diğer kitaplarını okuyacaksam, sebebi bu kitaptır. Beğeneceksem, sebebi bu kitaptır. Beğenmeyeceksem, sebebi bu kitaptır. Bu kadar.


2 yorum:

sungin dedi ki...

Murakamiyi bir kaç senedir merak etmekle birlikte, yazını okuduktan sonra okumaya bir adım daha yaklaşmış olabilirim :)

Japonların artıları, bu farklılıklarını eritmeye gerek duyan bir anlayışla yaşamamaları. Bununla beraber ilginç bir şekilde farklılıklarını korurken çağa da bizden daha çok uyabilmişler, neyse...

Ben esasında senin yazındaki bir noktaya takıldım. "Bizim hayatta doruk diye isimlendireceğimiz anlar ancak ve ancak olayın gerçekleşmesini beklerken hissettiklerimizdir, olayın kendisi değil. " bu kısma tam olarak katılmıyorum (japon felsefesi bunun üstüne kurulu gibi ama...). Çoğu zaman bekleme süreci sonuçtan daha ön plandadır tamam, o süreçte sonuçtan daha çok eğlenirsin veya üzülürsün. Ancak bazen de öyle şeyler olur, sonuç o kadar kötü patlar ki yüzünde daha kötü bir olay yaşanmaz dersin veya o kadar güzel bir sonuç alırsın ki bekleyişteki mutluluklar küçük kıvılcım kalır yanan ateşin yanında. Tabi hayatı zirvelerde yaşamıyoruz böyle bir üzüntüyle ömrü boyunca belki sadece bir kere karşılaşılır insan, hatta hiç karşılaşmaz İnşallah ...
"Bu sebeple ne mutluluk ne de hüzün… Normal bir psikolojiye sahip olan bir insanın bu duyguları gerçek anlamda yaşadığına inanmıyorum." haliyle bu kısma da katılmıyorum :)Hüzün ve mutluluk kelimelerini seçmişsin. Bu kelimeler daha geniş süreçlere yakışmıyor mu? Yani demek istediğim; mutluluk yerine sevinç deseydin, hüzün yerine de üzüntü, bu ikisinde de zirve yaşanabilirdi ama kullandığın kelimelerde sonuçtan çok süreç mühim zaten...

KALE-M SAHİBİ dedi ki...

Dostum sungin’e,

Öncelikle ayrıntılı yorum için teşekkürler –çünkü, bu tür yorumlar beni çok daha fazla tatmin ediyor- ve lütfen Murakami’yi okuma :)

Japonlar normal değiller ve normal olmadıkları için de normaller bana göre. Biz de çok normal değiliz mesela, ama normal taklidi yaparak yaşadığımız hayatlarımız var. En azından onlar kasmıyorlar ve kendilerini en uç noktalarda ifade edebiliyorlar. Tabii konu Uzak Doğu olunca ikimizin de söyleyecek çok sözü olsa da……..konu-dışı-admin-kilit :)

Doruk noktası kavramı göreceli bir kavram. Sen inanıyorsun, ben inanmıyorum. İnanmamamın sebebi, bugüne kadar bunu bana yaşatacak bir “nokta” ile karşılaşmamış olmam. “Nokta” benim için bir “an”. Saatler ya da günler süren bir duygu değil. Öyle bir an yaşadığımı düşündüğüm zamandan kısa bir süre sonra o anın o kadar da “doruk” olmadığını hissederim. Benim kafamdaki doruk noktası, hayatın neresinden bakarsan bak, aynı şekilde doruk olarak kalabilen andır. Fazlaca idealist, o yüzden de yok. Yani buradaki fikir ayrılığımız muhtemelen kelimelere yüklediğimiz anlamların farklılığından kaynaklanıyor.
Hüzün ve mutluluk kelimelerine gelince… çok güzel tespit yapmışsın, çok beğendim. Bu kelimeler gerçekten de geniş zamanlara yakışıyor. Ama ben geniş zamanda yaşayan ve bu yüzden de geçmişin ve geleceğin ağırlığını aynı anda, çaresiz bir şekilde taşımaya çalışan biriyim zaten. O yüzden de bu kelimeleri çok da irdelemeden bilinçaltım sebebiyle seçmiş olmam mümkün.

Tekrar en kalbi teşekkürlerimi sunuyor ve bu performansını her daim bekliyorum;)