''...Fırlamak yataktan koşmak altında yağmurun
istasyona koşmak
---- Sür kardeşim Makinist
götür beni oraya.”*
“----Nereye?” Üzerimde kırmızı kapşonlu montum, bağcıklarını bağlaması bir dert olan botlarım, bağcıklarımı kolay bağlayabilmek için aldığım yarım parmaklı eldivenlerim vardı, bir de asık suratım. Her şey havanın durumuna uygundu.
“---Nereye?” Güzel soru. Öğretmenler de zor bir soru soracakları zaman “Çocuklar, şimdi de size güzel bir soru soracağım!” derler, öğrencilerin o soruyu kolay kolay cevaplayamayacaklarından emin bir ifadeyle.
“----Nereye?” Bir cevap vermem gerek. Bir cevap… Ama zor bir soru işte, güzel bir soru! Hemen cevaplanmaz ki! Hem... neden hep soru cümleleri cevaplanmak zorunda? Ve neden… neden bunu ben yapmak zorundayım? Al sana çelişki! Ben de bir soru sordum, bir cevaba ihtiyacım var ve ne yazık ki bunu cevaplaması gereken yine benim. Offf!
“----Nereye?” Tamam, nereye gitmek istiyorum? Güney Kutbu’na penguenlerle dansa mı? Kuzey Kutbu’na Eskimolar’la balık tutmaya mı? Ya Ekvator’un balta girmemiş ormanlarına bir yolculuk nasıl olurdu; börtü böcekten o kadar korkan ben için? Yoksaaa…
“----Nereye?” Birden başımı kaldırdım. Zayıf, uzun boylu makiniste “İstediğim her yere götürebilir misin?” diye sordum. “Uzaklara, çok uzaklara, Kaf Dağı’nın ardına bile giderim abla!” dedi. “Yok,” dedim, “benim gideceğim yer çok yakın, ama düşününce… bir o kadar da uzak. İçime gitmek istiyorum ben; ruhuma, ruhumun derinliklerine. Götürebilir misin beni?”. “Abla,” dedi makinist sıkıntılı bir tonlamayla, “götürürüm de, ruhuna giden yolu ben bilemem. Sen gösterirsen yolu, bak olur o zaman.” Gözlerimde oluşan soru işaretleri kısa bir zaman sonra kavislerini kaybetti ve iki-nokta-üst-üste’ye dönüştü. Tabii ya! Gözlerimi kapadım, ellerimi yumruk yapıp sıktım, “Gitmek istiyorum,” dedim, “ruhumun derinliklerine gitmek istiyorum!” Sonra açtım gözlerimi. Her şey gittikçe büyüyordu, yok yok, ben küçülüyordum. Bir girdap… her şey bulanık… sonra netleşti. Bir kapının önündeydim, sımsıkı kapalı görkemli bir kapı. Arkamı dönüp makiniste, yalnız devam edeceğimi, beni beklemesini söyledim. Kapıya uzattım elimi, kendime güvenim had safhadaydı; kapıyı yalnızca benim açabileceğimi biliyordum. Bir dokunuşumla gıcırtı eşliğinde açıldı o görkemli şey. Bir adım attım. İçerideydim. Kapıyı kapadım. Gökyüzüne baktım hemen, griydi. Bulutlar adeta kaybolmuştu o kararsızlığın içinde. Ürkek adımlarla ilerledim. Ürkekliğim bilinmeyenle karşılaşacağımdan değildi, her şeyi ben yaşamıştım ne de olsa. Ama dayanabilecek miydim, bunu sorguluyordum. İki-nokta birleşip hafif aşağıya doğru uzayarak virgül halini almıştı. Ben önümdeki dar yolu takip ettim. Dikenler vardı, engeller vardı. Yaşadığım her şeyi başa sararak canımı yakma pahasına da olsa ilerledim. Çünkü bu yol “ya şimdi, ya da hiç!”di benim için. “Şimdi!” dedim ve ilerledim, ilerledim…
Neler yaşadım, neler gördüm o yollarda anlatmayacağım. Bu da benim sırrım. Kalem, yazan insanın en yakın dostudur ya, bir de en yakınındaki düşmandır. Yazmak, kendini açık etmektir. Ama yazan insanlar bu riski severler, aşık olurlar adeta. Yazmak hava gibidir onlar için; yazmak, su gibidir. Ama nokta koymayı da bilmeli insan; bazı şeyler gizli kalmalı. Bazı şeyler… yazılmamalı. Ama dönüş yolunu anlatabilirim:
Yeteri kadar ilerlediğime kanaat getirince “Bu kadar!” dedim kendime. Bir rüzgar esti. Sonra her şey ilerledi, yok yok, ben geriye gidiyordum galiba; soğuk, yüzüme çarparken, ben geriye gidiyordum. Yolun başına, görkemli kapıya geldim yine. Rüzgardan dolayı akmaya başlayan burnumu sildim her zaman yanımda taşıdığım dört katlı super soft mendille. İleriye bakınca o dar sandığım yolun ne kadar geniş olduğunu gördüm. Dikenler ise, o kadar da fazla değildi aslında. Kafamı yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım; berrak maviydi. Bulutlar ise birer pamuk şekeri. Montumu, eldivenlerimi çıkardım. Gözlerimdeki uzantılar kaybolup birer noktaya dönüştü.
Kapıyı açtım, dışarı çıktım. Sıkıca kilitledim kapıyı. Onca zamandır beni beklemekten helak olan zavallı makinistin içmiş olduğu sigaraların yere atılmış izmaritleri o sırada sayamayacağım kadar çoktu. Eh, ruhumun labirentinde doğru yolu bulmak zaman almıştı haliyle. Gülümseyerek “İşim bitti, geri dönelim!” dedim. “Atla, abla!” dedi. Yolu öğrenmişti makinist; çuf çuf sesleri eşliğinde önce her şey bulanıklaştı, sonra netleşti. “Borcum ne kadar?” diye sorunca “Sonunda gülümsedin ya, ödedin borcunu.” dedi. Teşekkür edip vedalaştım. Odama döndüm; şimdiki zamana döndüm. Önce önümdeki şiir kitabına, sonra da onun yanında duran kağıt tomarıma baktım. Gülümsedim ve teşekkür ettim tekrar, ruhumun derinliklerine olan yolculukta bana eşlik eden makiniste; en yakın dostum ve en yakınımdaki düşmana.
Onca yol gitmiştim ama yorgun değildim, sadece elim yorulmuştu biraz, doğrusu biraz da başım ağrıyordu. Aslında hep sandalyeme oturmuş halde yazı yazmıştım. Bir yanda şiir kitabım, öbür yanda kağıtlarım. Bazı yolculuklar yüreğin, beynin kalemle bağlantı kurmasıyla yapılır. Benimki de onlardan biriydi işte. Yapılması en zor olan yolculuğu sonunda cesaret edip gerçekleştirdim ya, artık kutuplar da, Ekvator da gidilmesi zor olan yerlere benzemiyorlar. Derinliklere gidebildim ya, artık her şey daha kolay, gökyüzü berrak mavi, bulutlar pamuk şekeri. Ben ise, bu renk şöleninin altında yaşayabildiğim için mutluyum. Mutluyum ben. Ben-çok-mutluyum.
01/10/2007
pazartesi
*: İki Sevda / Nazım Hikmet
7 yorum:
"... Kalem, yazan insanın en yakın dostudur ya, bir de en yakınındaki düşmandır. Yazmak, kendini açık etmektir. Ama yazan insanlar bu riski severler, aşık olurlar adeta. Yazmak hava gibidir onlar için; yazmak, su gibidir. Ama nokta koymayı da bilmeli insan; bazı şeyler gizli kalmalı. Bazı şeyler… yazılmamalı. ..." En hoşuma giden parça, Teşekkürler paylaşım için...
Eski bir yazı, ilk bağımsız yazılarımdan sayılır. Bu sebeple her kelimesini ayrı bir severim. Bahsettiğin kısmı ise bambaşka severim.
Ben teşekkür ederim, bloguma hoşgeldin!
Yolculuk yapmak için ille de bedensel yer değişimine gerek olmadığını bir kez daha hatırlattın bana. Okuyarak, yazarak, hayal kurarak belki de daha keyifli daha öğretici yolculuklar yapabilir insan.
Son olarak içine doğru yaptığın yolculukta seninle gelemem ama, kalbimden geçen dualarda hep içimdesin...
Bu güzel sözlerin sahibi bilsin ki, aynaya söylüyor tüm sözlerini.
Teşekkür ederim. Bloguma, kaleme hoş geldin!
Kale-m sahibi, İki Sevda şiirinin, sıradan görünümünün altında derin bir gizeme haiz olan kısmını alıntılamışsın. Oradan yola çıkıp lafı bambaşka bir yere getirmişsin, üstelik gizemi katlayarak... Tebrik ederim!
Tren yolculuğunu oldum olası çok severim. Saatler sürse bile, "soru işaretleri"ni "nokta"ya dönüştürmek isteyenler için idealdir. Ruhuna yaptığın yolculukta tercih edilmesinin bir sebebi de budur belki...
İçindeki gökyüzünün hep "berrak mavi", bulutların da erimeyen birer "pamuk şekeri" olması dileğiyle...
Daha çok virgül koyabilirim aslında, "Ama nokta koymayı da bilmeli insan; bazı şeyler gizli kalmalı. Bazı şeyler… yazılmamalı"... ;)
Sevgili Z.,
Uzun tren yolculuğunu hiç yapmadım. Ama uzun mesafe yolculuklarında hele de cam kenarında oturuyorsam o yolculuğun hiç bitmemesini çok kez istedim. Çünkü içimden çıkamadım.
Yazılanlar okunuyor, yazılmayanlarsa hissediliyor. Okununca da hissedilince de memnun oluyorum ben. Böyle fikir deposu geri dönüşümler ise mutluluğumu katlıyor.
"İçindeki gökyüzü için aynı şeyleri diliyorum sana." Bu basit görünümlü cümle kapısını açınca yazılmayanlar bahçesinde beni bulacaksın. ^^
Gösterdiğin cümle kapısı hep benimle birlikte. Bilhassa zor zamanlarda kapıyı aralayıp ümitle içeri giriyorum... Bulduklarım bana iyi geliyor. İyi ki varsın! ^^
Yorum Gönder