25 Şubat 2010 Perşembe

Güzel Bir Gün!

Evet. Uzun zamandır ilk kez. Güzel bir gün bugün. Bugün güzel bir gün. Bir güzel gün bugün... ve daha bir çok kombinasyon "yapabilitem" var. Kısaca, bugün kendimi mutlu hissediyorum ve o yüzden güneş ışıkları ısıtıyor, farkediyorum. Bulutlar pamuk şekeri kıvamında, görüyorum. Kuşlar ötüşüyor, duymadım ama biliyorum.

Sabah ilk işim kıyafetlerimi hazırlamak oldu. Her zamanki gibi kahverengi ya da siyah ağırlıklı giyinecektim. Sonra bugünün güzel bir gün olduğunu hatırladım ve tamamiyle tarzım olan ama her zaman giymekten kaçındığım renklerden oluşan bir şeyler giydim. Daha da abartasım vardı, ancak bir anda bu kadar çok renk yansıtmamın topluma ağır geleceğini düşünerek vazgeçtim. Bir kova sıcak sudan sonra bir kova soğuk suyla çevremi zatürre etmek istemedim. :)

Neden bugün güzel bir gün? Esbab-ı mucibesi meçhul. En iyi yanı da bu zaten. Hüznümün de, neşemin de somut sebepleri olmaz hiçbir zaman. Bir anda kapımı çalarlar, sonra da zengin kalkışı yaparlar. Bu sefer bu modum otursun biraz daha, sohbet etsin benimle, tıka basa doyursun karnını istiyorum. Zira özledim kendisini. Uzun zamandır arayıp sormamıştı beni. Çağrılarıma cevap vermemişti. Mektuplarım ulaşmamıştı adresine belki. Yahut da kıskanmıştı hüznün sırdaşlığını. Bu kadar sıkı fıkı olmamızı hazmedememişti.

Neyse ne, bu duygumun tadını sorgulayarak kaçırmaya niyetim yok. Ne derler bilirsiniz: Carpe Diem, Seize the Day, Anı Yaşa. Voila! :)

 


19 Şubat 2010 Cuma

Kitap Okumak Hakkında

Çok kitap okumak, iyi bir okuyucu olmak anlamına gelmiyor. Geçen gün bir TV programında kızcağızın biri çok kitap okuduğunu ifade etti. Sunucu da okumakta olduğu kitabın adını sordu. Kız ismine dikkat etmediğini söyledi! Konusunu sordu, cevap veremedi!

İki ihtimal var:
1-Kız yalan söylüyor, kitap okuma üzerinden hava atıyor.
2-Kız okuyor, ama sadece gözünü bir kelimeden diğer kelimeye kaydırmak suretiyle. 

Çok kitap okuyan bir çocuktum. Bunun sebeplerinden birinin, bitmek tükenmek bilmez, paylaşılamaz çünkü anlatılamaz olan yalnızlığımı kitap okuyarak kapatmaya çalıştığım olduğunu yıllar sonra idrak edebildim. Diğer sebebi, başka dünyalara girmeyi sevmem olmalı. Tek kişiyim, yalnızca bir hayat yaşama hakkım var ve sınırsız hayal gücüm. Kitap okuyarak bu farkı kapatmaya çalışmış olabilirim. Üçüncü muhtemel bir sebep ise, engellenemez bir şekilde entelektüel bir kişilik olma arzum. :) Bir çok sebep sayılabilir. Kısacası, kitap okumayı seven bir çocuktum, hala da öyleyim.

Yıllar geçti, ben büyüdüm (ilk gençlik yılları), kitaplardan öğrendiklerim oldu, ama daha çok da öğrenebileceğimi keşfettim. Cicili bicili defterime okuduklarımdan beğendiğim cümleleri, paragrafları, sayfaları yazmaya başladım. Üşenmedim, çünkü zahmetli ama tatmin edici bir iş yapıyordum kendimce. Tabii, sürekli not almak bazen bıktırıyor, gene de seviyorum. Sonra bu işi bir derece öteye götürdüm. Bilmediğim kelimeleri not almaya başladım. Anlamlarını müsait oldukça onyüzbinmilyon ajandamın içinden özenle seçtiğim "kişisel sözlük"üme kaydettim. Hep demiyor muyuz "Türkçemiz karma, dolayısıyla zengin bir dil, ancak yanlış politikalar nedeniyle sınırlı bir kelime dağarcığımız var," diye? Değiştirmek bizim elimizde. Önce benim elimde. Kendim için ve vatan,millet,Sakarya için bir şeyler yaptığımı düşünmek beni mutlu eden unsurlardan bir tanesi.

Yıllar geçti, ben büyüdüm. Hayallerim bazen büyüdü, bazen küçüldü. Gerçekler hep küçüldü. -Bizim ve dünyamızın büyümelerinin ters orantılı olması çok tuhaf. Böyle bir hayatın içinde olduğumuz için, alıştığımız için, bunu tuhaf karşılamamamız çok normal.- Büyüdükçe bir yılda okuduğum kitap sayısı azaldı. Tabii, konu itibariyle daha ağır okunan kitaplarla haşır neşir olmamın da etkisi var, ama genelde zaman mefhumu oldu benimle cenk eden.  Bununla birlikte, nispeten daha şuurlu bir okuyucu olduğumu söyleyebilirim. Notlar almak, baktığım kelimeleri görmemi sağladı. Yine de, yolum uzun. Yol hep uzun.


10 Şubat 2010 Çarşamba

Zeki Aptal vs. Deha Kişisi

Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius -and a lot of courage- to move in the opposite direction.
der Albert Einstein. Uzun zamandır çalışma masamın karşısında asılı bu vecize. Her gördüğümde uzun uzun düşündürüyor beni. Zeki aptal mıyım, yoksa bir deha mıyım ben? A şıkkını işaretlerken hayal kırıklığına uğrasam da, nispeten realist bir insanoğlu olduğumu bilmek beni kendime getiriyor.
Evet, biz, hepimiz, olayları olduğundan daha karmaşık göstermeye bayılıyoruz. Asıl marifetin basitleştirmek olduğunu bir türlü idrak edemiyoruz. Olayların vahameti algılama şeklimize göre değişiyor. Birimize ölümden beter gelen şey, diğerinin elinde oyuncak oluveriyor. Bu durumda bir "deha" kendini başka birinin yerine koyup başına gelenleri kolayca atlatıyor olabilir. Deha olmadığım için bilemiyorum tabii. Bu bir varsayım. Ne kadar hızla dibe vurursa insan, aynı hızla yukarıya sıçrarmış ya, bu yöntem de sıçrama yollarından biri galiba.
Denemek üzere ve asla denemeye gerek kalmaması ümidiyle, kalsın bu özdeyiş de buralarda bir yerde.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Kağıt Helva

Elif Şafak'ın son kitabı Kağıt Helva, okurlarının da iyi bildiği üzere bir alıntı kitabı. Elif Şafak yolculuğunda bizi ileriye götüren yol değil, önümüzde durup bize arkayı yansıtan ayna.

Biz sıkı okurlar, onun kitaplarını okurken elimizden kağıt, kalem ve sözlük eksik olmadığı için sayfalarca alıntı yaptık zaten. Elimizde onun seçkisinin bulunması da güzel. Ama neden bu kadar az sayfa? Kitabı elime alınca ilk düşündüğüm bu oldu. Daha uzun paragraflar içermeliydi bence.

Bir yanım DK'ya geçtikten sonra art arda yapılan tüm bu ticari atakları sindiremezken, diğer yanım böyle bir kitabın mantıklı olabileceğini savunuyor. Ama kitabın fahiş fiyatı hiçbir sebeple kabullenilemez. Metis'teyken güzel kapakları, derin konuları, düzgün yapılmış tashihleri vardı Elif Şafak "külliyat"ının. Şimdi daha basit kapaklar, daha hafif konular, daha fazla yazım hataları görüyorum kitaplarında. Ben bu durumun sadece bir dönem olmasını temenni ediyorum kendi adıma.

Evet, Kağıt Helva'yı aldım. Almasaydım eksik kalırdım.

5 Şubat 2010 Cuma

Dert Etmek İstiyorum!..

...çalışma masamın dağınık olmasını,
tatlı krizine girdiğimde evde hiç çikolata bulamamayı,
sözlük'te zamanın ötesine gitme ihtimalini,
dilimin ucundaki kelimeyi bir türlü söyleyememeyi,
kitaplarımı sığdıracak yer bulamamayı,
sakızımın yapışmayacağı bir yüzey aramayı,
kalemimin ucunun bitmesini,
silgimin toz çıkarmasını,
yere düşen şeyin hep ulaşılması güç olan yerlere düşmesini,
yanıma şemsiye almadığım zaman yağmur yağmasını,
istediğim kadar okuyacak vakti bir türlü bulamamayı,
...
ve daha zibilyon tane zırvayı.

Ama ciddi şeyleri,
yaralayan şeyleri,
hayatı değiştiren şeyleri,
hani "delip de geçen" diye tabir edilenleri
istemiyorum hiç
dert etmeyi.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Bir Dönüm Noktası Hikayesi?

Hayatta zor kararlar almak durumunda kalıyoruz. Bu süreçte sadece duygularımıza kulak vermek eksiklikleri yüzümüze vurduğu için düşünceler hiyerarşik sistemde üst sıraya çıkıyor. Bazen bu da yetmiyor, tamamen takip etmek zorunda kalıyoruz. Akıntıya kapılıp gidiyoruz, uğrayacağımız sahilleri bilemeden. Bilinmezlik insanı deli eden.

Herkes yanında olamıyor, yanında olanlar uzakta kalabiliyor. Sen bile muktedir değilken yanında olmaya kendinin, başkasının bunu başarmasını nasıl beklersin?

"Tek bir çıkar yol var sanki: Davranmak kendin değilmiş gibi. Bunun için çok çaba sarfetmeye de gerek yok, çünkü kim %100 kendisi olmayı becerebilmiş ki? Oranlarla biraz oynamak yeter belki." diye teselli edersin kendini. Ne kadar rahat kullanıyoruz "kendi" kelimesini!

Yegane istek şu olsa gerek: Madem ki kritik kararlar eksik değil hiç hayatta, bu durumda, biz kullanabilelim tüm dehamızı da, olsun tüm şu tsunamiler birer küçük dalga!