12 Mart 2015 Perşembe

Sosyal Medya Zımbırtıları, Paylaşım ve Paylaşım Sınırları Üzerine Çok Kıymetli Zırvalarım

Bazılarının hayatı “yaşadıklarına düşünerek anlam kazandıran bünyelere” nispeten ne kadar kolay, değil mi? Son zamanlarda sosyal medyada bunu rahatlıkla gözlemliyorum. Kızıyor muyum o her abuk sabuk şeyini paylaşıp da çooooook derinlerden incecik bir hava atma esintisi yollamaya çalışanlara? (Çooooook derinlerden, incecik ve esinti kelimelerini nezaketim dolayısı ile kullanıyorum.) Hayır. Onlar benim Barbie bebeklerim. Meslek olarak sadece sekreter ya da hemşire olabilen; eş seçiminde ise Ken’den başka seçeneği olmayan; hayat konsepti “Barbie mutfakta, alışverişte, tatilde”den öteye gitmeyen; cici elbiseler giyip, çok cici yaşayıp, çok cici düşünen Barbie bebeklerim. Eğleniyorum ben onların beceremedikleri paylaşımlarına. Çünkü paylaşım dediğin herkesle yapılmaz. Daha doğrusu, herkesle aynı şey paylaşılmaz. Herkesin frekansı başkadır. İlla ki bir şey paylaşacaksan onu gerçekten anlayacak olanla paylaşacaksın ki paylaştığın şey seni daha da dibe batırmasın. Bir de paylaşılmaması gereken şeyler vardır. İşte bu Barbie’lerin kafalarında saç ve makyajdan başka yer kaplayan bir şey olmadığı için bu sınırı çizemiyorlar. Bazen frekansı tutturamadıkları için, bazen de mahremiyet kelimesinin anlamından bihaber oldukları için eğleniyorum ben. Eğlenmediğim zamanlarda da acıyorum. Ama dertlenmiyorum. Birkaç Barbie bebek için neden dertleneyim ki? Onların kendilerine dertlenmeye kapasiteleri yetmiyorken? Hem büyüdüm ben çoktan. Dertlenecek daha önemli ve uzun vadeli meselelerim var. Gözlem ve tespit yapma hastalığından mustarip olduğumun kanıtı bu paragraf. O kadar.

Gelelim benim paylaşım sürecime… Bir şeyi içinden taşırıp da seni anlayabilecek diye düşündüklerinle paylaştığında ihtiyacın olan tepkiyi alamamak nasıldır bilir misiniz? Bilmeyip de "Ee nasıl?" diye soran göz okuyucularım için: Çöp gibi hissettirir insana. (“Yaşadıklarına düşünerek anlam kazandıran bünyeler”den bahsediyorum tabii ki.) Çöp gibi hissettiğim zamanlar da oldu zaten. Hiç tepki almadığım, yalvarırcasına tepki istediğimde “Çok güzel yazı tebrik ederim”den öteye gitmeyen geri dönüşler aldığım. Hatalı olan bendim. Birileri beni anlasın ve düşüncelerimi geliştirsin diye yazmamalıydım. Kendim için yazmalıydım. Bir süre sonra öyle de yaptım: Baktım ki istediğim o tepki alma eylemine sahip olamıyorum, aydınlandım ve tepki istememeye başladım. İhtiyacım yok çünkü. Bu benim dünyam. Bırakayım da anlaşılmasın. En çok benim olsun. En büyük pay bana kalsın. Böyle çok daha değerli. Kelimelerin bir sözlük anlamları var, bir de kişiye has anlamları. Ne kadar açıklarsam açıklayayım zaten kişiye has olan anlamlarını karşı tarafa aktaramam. Anlayan da kendine münhasır haliyle anlar. Bırakayım da böyle kalsın. Güvenli bölgede. Bununla birlikte, elbette ki güzel ve dolu dolu geri dönüşlerin başımın üzerinde yeri var. Blogu açma sebebim buydu zaten. Adresi herkesle paylaşmama sebebim de hemen yukarıda yazdıklarım.

Şimdi ben bu yazıyı niye karaladım ve daha düzgün bir kompozisyon şeklinde yazacağıma öylece yayımlayıverdim? En basit sebebi, "şimdiki zaman"da yapacak daha önemli bir işimin olmaması. Yoksa şu anda bu duygularla taşmış falan değilim. Dolmuş olabilirim, ama kesinlikle taşmadım.