Son zamanlarda Orwell’in ve Huxley’in distopyalarını karşılaştıran birkaç makale okuma fırsatı buldum. Makalelerin ortak görüşü günümüz insanının yaşayışının Cesur Yeni Dünya’daki distopyaya daha yakın olduğu yönünde idi. Doğrudur, bize dayatılan robotumsu hayatı korkuyla değil, severek kabulleniyoruz. Elit sanılan hayatları yaşamak uğruna aynı tip kıyafetleri giyiyor, aynı model mobilyaları kullanıyor, aynı ortamlarda vakit geçiriyor ve genel olarak bundan bir rahatsızlık duymuyoruz. Böylesine bir telaşın içinde bireysel farkındalığımızı kavrayamıyor, hatta kendimizden ziyade başkalarının ne kadar “kendi” olduğu şüpheli olan profillerini ön planda tutmayı tercih ediyoruz.
Benim asıl değinmek istediğim nokta ise biraz farklı. 1984’ü okuduğumda romanın içinde bir kasvet hissetmiştim. Kısıtlanmışlık, bastırılmışlık ve belirsizlik kavramları her sayfada yazılı olan kelimelerden daha fazla göze çarpıyorlardı. 1984 de bir gelecek tahminiydi ve 2000’li yıllarda bence de gerçekleşmedi. Hemen hemen gerçekleşmedi.
1984’ün Big Brother’i, yani Büyük Birader’i benim için yalnızca Biri Bizi Gözetliyor yarışmasının teması olmadı, aynı zamanda insanoğlunun özgürlük dairesinin içinde yer alan ve bu dairenin içinde yer alması tanımının gereğince hiç kimseye bir zararı dokunmayacak olan bir takım düşünce ve eylemlerimizi kısıtlayan “gizil güç”ün de metaforu oldu.
Şöyle ki, -her zaman olmasa da- arada bir toplumdan sıyrılmak, minik aykırılıklar yapmak isteriz; ama yapmayız. Kendimize, görünen profilimize yakıştıramayıp da tenezzül etmemekten mi, çağın hastalığı olan tembellik bahanesinden mi , yoksa varlığımızı bile savunamayacak kadar bilgisiz veyahut da korkak oluşumuzdan mıdır bilinmez, içimizdeki bir duygu bizi engeller ve biz hayatımızı suya sabuna dokunmadan devam ettiririz. Bu hissi tecrübe etmek bazen sadece bir saniye alır ve o bir saniye bana şunu düşündürür:
“Büyük Birader ölmedi,
içimizde yaşıyor.”