27 Mart 2010 Cumartesi

Planlar, Projeler...

Bu blogu ilk açtığımda, planlarımdan biri de, yıllardan beri okuduğum kitaplardan üşenmeden not ettiğim cümleleri paylaşmaktı. Ancak bir türlü fırsat bulamadım müsveddelerimi bilgisayarda temize çekmeye. Bunun için kendime kızsam da, geçerli sebeplerim var. En kısa zamanda bu işe de el atabileceğimi umuyorum. Sadece umuyorum şimdilik.

Diğer projem de, gene okuduğum kitaplarda geçen bilmediğim, bilip de başka kelimelerle ifade edemediğim sözcükleri göz okuyucularımla paylaşmak. Ama yapar mıyım, yaparsam ne kadar zaman sonra başlarım, meçhul.

Üçüncü fikrim ise, daha önce yazdığım yazıları ara ara buraya eklemek.

Sonra DIY olayları var...

Bakalım işte.
Zaman beni ayaklarında sallarken, söz vermemeyi öğütleyen ninniler söyleyip duruyor.

19 Mart 2010 Cuma

Hipermetropi Sendromu

Bir dikey çizgi çizelim. Çizgiye eşit uzaklıkta iki nokta koyalım. Çizginin sınırı, noktaların da hal ve hareketimizdeki zıtlıkları temsil ettiğini varsayalım. Normal şartlarda nokta çizgiye yakınlaştıkça çizginin daha farkedilir olması gerekir, değil mi? Ama hayatta ne zaman hesabımızı çarşıya uydurabildik ki? Ben buna "Hipermetropi Sendromu" adını veriyorum. Sınıra yaklaştıkça sınırı iplememe durumu yani. Bu sendromun daha iyi anlaşılması için örnek falan vermeyeceğim. Çünkü, olası örneklerin 12'den vurma potansiyeli kişiden kişiye değişir nitelikte. Teşhisi ben koyuyorum, misalleri siz düşünüyorsunuz. Malumunuz, cümlelerin yapısı benzese de, herkes kendi hayatının öznesi. Kolay gelsin.

8 Mart 2010 Pazartesi

Tabu'nun Oyun Olmayan Versiyonu

BEN!
Ben haklıyım. Ben farklıyım. Ben akıllıyım. Ben yaparım.

BENİM!
Benim hayatım. Benim hassasiyetlerim. Benim kurallarım. Benim seçimlerim.

ASLA!
Asla sarı giymem. Asla patlıcan yemem. Asla sinir krizi geçirmem. Asla sakin kalmam. Asla motora binmem. Asla asla demem.

Akabinde tüm bu kalıpların bir şekilde yıkılışına şahit olurken hissettiklerimiz.

Belki, "Dün dündür, bugün bugündür." felsefesine sığınma. Yaptıklarımızın sorumluluklarını üstlenememe. Sığlarda dolaşma.

Belki, içinden çıkamadığımız pişmanlık dalgalarıyla boğuşma. Alice misali küçüldükçe, dalgaların tsunamiye dönüşmesi. Derinlerde boğulma.

Belki de, ders çıkarma. Beynin bir köşesine not alma: "Bir daha yapma, ha!"

Peki ya tüm bunlar olurken, çevremizdekilerin hissettikleri?
Bu tabular sadece bizim "Büyük Birader"imiz mi?

6 Mart 2010 Cumartesi

Küçüktüm ama...

İlkokul birinci sınıf. Fantastik yıllar. Öğretmenimiz -hoca denilmesine çok kızardı- Türk bayrağının kırmızı renginin şehitlerimizin kanından geldiğini söylüyor. Bayraklarla atlas aracılığıyla epeyce teşrik-i mesai etmişliğim olduğu için kafam allak bullak. Eve geliyorum. Annemin yanına mutfağa giderken ülke bayraklarını zihnimden geçirdikçe çelişkilere düşen ben, bütün merakımla soruyorum: "Annee, Osmanlılar zamanında insanların kanı yeşil miydi?" Annem kopuyor. Ben hiç anlamıyorum.

Bir Kabir Ziyareti Sonrası

Bugün annemle kabir ziyaretine gittik Eyüp Sultan'a. İki yanı kabirlerle dolu olan o dar yokuşlardan ağır ağır çıkarken duyduğum huzur duygusunun izleri geçmedi hala. Mezarlıkların eşik vazifesi gördüğünü düşündüm ilerlerken kabirlerin arasında. Kapılar, ki açılır öbür dünyaya. Eşikten bakınca manzaranın tamamına hakim olamıyoruz, ama yardımcı oluyor kaba taslak bir fikir sahibi olmamıza. İyi geldi sevdiklerimle konuşmak, dua etmek onlara. O kadar hafif hissettim ki sonrasında, oralarda bir yere oturup -hiç sevmememe rağmen- piknik falan yapıp mutluluğumu böylesine tuhaf bir şekilde ifade edesim geldi adeta.
Kabir taşları "Tutunma bu kadar sıkı hayata, onun yapısı kaygandır, bırakıverir en ummadığın anda, düşersin" diye fısıldıyor kulağına. Nasıl duymazdan gelirsin, böylesine içten ise bu seda?
Zamanla beyhude yarışmaktan programlarımıza pek dahil etmiyoruz, ama aslında haftada bir gün, olmadı ayda bir gün kabir ziyaretleri yapmak lazım. Yaşamaya çok alışıyoruz, ölmeyi hiç yakıştıramıyoruz. "Onlar"ın da çoğu yakıştıramıyordu. Bu, gerçeği değiştirmedi. Ölü Ozanlar Derneği'nden sıkça alıntı yaptığım bir cümle vardır: "Gerçekler, ayağınızın altında buz kestiği yorgana benzer." Ne kadar üstünü örtmeye çalışırsak çalışalım, meğer ki işe yaramıyor, bari kabullenelim.